NECİP FAZIL’DA FİKİR, DAVA, AKSİYON

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;-/ Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

Başlarken…

“İnsan başını fare kafasından ayıran tek haslet ve haysiyet, fikir, mücerret fikir, arayıcı, tarayıcı, çırpınıcı, çatlayıcı fikirdir.” der Üstad Necip Fazıl. Öyle ya, emaneti üstlenen insanı, yine Allah’ın halifesi yapan vasıf… Akıl, düşünce, muhakeme, murakabe, lisan, vicdan, izan,edep ve bunların doğrultusunda iş ve eser… Üstün bir ruh ve manaya bağlı aksiyon… İnsanlık düşünce ile inkişâf ederken aksiyon ile de devam eder. Fikir üretemeyen, aksiyon,  gerçekleştiremeyen toplumlar ve milletlerin tarih sahnesindeki yeri varla yok arası müphem iken insanlığa ufuk açan düşünürlerin, fikir adamlarının yetiştiği toplumda yine bu minvalde aksiyoncu ruh, mizaç sahibi kişilerin üstün bir manaya bağlı iş ve verimleri, çağlar ötesine taşır, sadece o toplumu değil, tüm bunlardan nasiplenen herkesi. Tabii ki bu bir sıçrayışta olacak bir ivediliğin ürünü değil; sabrın, gayretin, çabanın tezahürleri olacaktır, olmuştur da.

Kuran-ı Kerim’de düşünmek sıkça zikredilerek tefekkür etmenin önemi ve gereği vurgulanır birçok ayette. İman eder ve imanın tezahürleri de amellerle müşahhaslaşırsa mümin kullardan olabiliriz ancak. Yani tek başına düşünce, tek kanatlı kuşun uçabilme gayreti gibi kifayetsiz. Yahut tam tersi, bir düşüncenin verimlendiği iş ve faaliyet olmadıkça o fikir dünya çapında dahi olsa atıl kalacak; müşahhas bir esere ve aksiyona dönüşemeyecektir.

Üstad Necip Fazıl’ı,  Necip Fazıl yapan birçok hususiyet fikir, aksiyon ve dava adamı olmasıyla örtüşür. Kitaplık çapta ele alınması gereken bu hususiyetlere ve bunların çerçevesinde Üstad’ın fikirlerine dair kısaca:

Mütefekkir -Düşünen Adam- Necip Fazıl

Düşünmek insana Allah’ın bahşettiği ve onu diğer varlıklardan ayıran en mühim özelliği… Her şey onunla…

“Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer. Filozof: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım!” der. Ya biz ne diyelim?..
Bırak filozofu, milozofu… Kâinatın ve insanlığın Ufku, bir ân düşünceyi bilmem kaç yıllık ibadete denk tutar ve şöyle buyurur: ‘Yarabbi; bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!’ Aziz varlığın aziz aynası fikir… Düşün!”
diyen bir fikir adamının, Necip Fazıl’ın vurguladığı düşünce – fikir, anlaşılıyor ki sıradan, günlük, dünyalık düşünceler değil. Salt mantık ve kuru akıl da değil bahsedilen. Kurânî manada, tefekkür etmek; tekâmül etmek için… Ulvi varlık muhasebesidir Necip Fazıl’ın düşüncelerindeki mihenk. Zıt kutuplar arasında gider gelir çoğu zaman.

Eşyayı ve hadiseleri…

Zamanı ve mekânı…

Yaşamı ve ölümü…

Ruhu ve maddeyi…

Niçini ve nasılı…

Hayâli ve hakikâti…

Geçmişi ve geleceği…

Hâli ve ânı…

Kâinatı, dünyayı ve ahireti…

Bütün bunların hakikatine erişebilmek iştiyakında olan…

Kendini bilen, Rabb’ini bilir.” ölçüsüyle de önce kendini, “ben”ini bilen…

Hepsinden de önce bilmeyi bilen ve düşünmeyi düşünen; Necip FAZIL’ca…

“Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?”

Kim olduğunu bilmek ister Necip Fazıl ve kendini bulmak. Gençlik yıllarından başlayarak hep bir arayışın içinde olan Üstad, 30 yaşında Efendisi Abdülhakîm  Arvasî (ks) ile tanışıncaya kadar sürer bu arayışı. Ve bulur aradığını, yine de bulduğunu aramaya devam eder. Bu zamana kadar geçen hayatını;

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum?
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

diye ifade eder.

Çocuk çağlarında başlayan ruh hafakanları,onun fikir çilesinin ilk işaretlerini veriyordu aslında, beynini çatlatırcasına.

“Evet, kafam çatlıyor, gûya ulvî hastalık;
Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık.”

Böylesi bir fikir çilesi çeken Necip Fazıl’ı salt şairlerden bir şair, sanatkârlardan bir sanatkâr olarak bilmek tanımak ne kadar da yavan, ne kadar da kifayetsiz. Hâl buyken Necip Fazıl, bazı edebiyat çevrelerinde daha çok şair yönüyle tanınır, bilinir ve kendisine bu minvalde değer verilirken fikir adamı, mütefekkir yönü bazıları tarafından görmezlikten, bilmezlikten gelinmiş her nedense.  Bazıları da onun fikirlerinden rahatsız olmuş ve olmaktalar. O kadar rahatsız olurlar ki fikre, fikirle karşılık vermek yerine, onu zindana kapatarak ademe mahkûm etmek, itibarsızlaştırmak isterler. Ancak zindanda daha da devleşir Necip Fazıl davasına inanan bir adam olarak.

“Sen bir devsin, yükü ağırdır devsin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!”

Öyle ki onun zindan hayatı tahsil hayatını geçer. Ancak zindan onun için bir Medreseyi Yusufiye olur. “İslama Muhatap Anlayış”ın dünya görüşünü, sistem fikrini Büyük Doğu ideolocyası olarak ortaya koyan, örgüleştiren Necip Fazıl’ın bunu müdafaa etmekle kalmayıp fiiliyatta da tesis etmektir muradı. Teklif ettiği bu sistemin tüm hatlarını özellikle İdeolacya Örgüsü adlı eserinde ortaya koyar. Necip Fazıl’ın ismini, mana ve muhtevasını kendisinin ortaya koyduğu bu fikir sisteminin mahiyeti nedir, iddiası nedir, teklifi nedir gibi soruların en özet ifadesi; İslama Muhatap Anlayışın eşya ve hadiseler üzerine tatbikinin, “Mutlak Fikir”in vasıta sistemidir, denilebilir. 

Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl; Fırkayi Naciye – Kurtuluş Yolu’nun istikâmeti üzerinde olarak hayatı, insanı, eşyayı ve hadiseleri çerçeveleyen her alanda, bunun “niçin”ini  ve“nasıl”ını da hayatıyla, eserleriyle ve fikirleriyle ortaya koyar. Necip Fazıl’ın fikirleri kitaplık çaptaki eserlerindedir. Tabii ki bunlar sistem çapında bir mahiyet arz ettiği için burada sınırlı birkaç satır veya sayfaya sığdırmak mümkün değil elbet. Yine de kısaca misallendirmek gerekirse:

Din ve Tasavvuf

Üstad Necip Fazıl her daim ruhçu bir anlayışa ve ilahi tevhidi tasdik edici bir inanışa sahip idi. Ancak Efendisi Abdülhakîm Arvasî’yi (ks) buluncaya hatta bundan sonrasındaki belli bir döneme kadar, bu inanışın içine giremiyor, hakikatine eremiyordu. Hayatının belli bir dönemi, onu bu hakikate erdirici kurtarıcıyı aranmakla geçti. Bu arayış, onun ruh burkuntularının, hafakanlarının, çilesinin de sebebi oluyordu. Özünde saf ve temiz olan menbaından çıkan bir kaynağın, akış istikametinde rastladığı çerçöpü en müsait zamanda ve imkânda, her iki kıyısındaki taşın toprağın üzerine atarak yoluna berrak bir çağlayan gibi devam etmesi ve ummana erişmesi mümkün olacak mıydı?

Okul yıllarında tasavvufa ilk alakası edebiyat hocası İbrahim Aşkî ile başlar; ancak mecraını bulamaz uzun yıllar.  Ecnebi mekteplerde aldığı ilk eğitim de cabası. Üniversite yıllarında da genç Necip Fazıl için değişen bir şey yok bu anlamda. Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı bir sınavı kazanarak Paris Sorbon Üniversitesi’nde okuma hakkı kazanınca ışıltılı Paris, onun ruh ve manevi dünyasında ışık yakmak şöyle dursun, yaşamını karartır da. Bu karamsarlıkla yaşadığı bohem hayat onu içine çektikçe çeker. Onu anlayabileceği kimse yoktur yanında, yakınında, hatta uzağında bile…“Kaldırımlar”la hemhâl olur, dertleşir.

“İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.”

Necip Fazıl’ın hâlinden ne kaldırımlar anlar ne de Türkiye’den gelen müfettişler. Onun yaşadığı bu hayatın ona hediyesi, müfettişlerin verdiği Türkiye’ye dönüş bileti olur. Böylece cezalandırılır ve Paris yılları biter Necip Fazıl’ın. Ancak bitmeyen, uzun yıllar devam eden Paris’in onun ruhunda bıraktığı derin izlerdir.

Yıllar geçer ardından. O artık edebiyat çevrelerinin yücelttiği büyük şair, büyük sanatkâr olmasına rağmen; aynı zamanda kendisiyle boğuşan, uğraşan biridir. Kendindeki “ben”i arayan fakat bir türlü bulamayan… Ve nihayet… Yıl 1934… Üsküdar’daki evine gitmek üzere bindiği vapurda gözlerini üzerine diken Hızır kılıklı adam, ona adresi verir. Beyoğlu Ağa Camii’nde… İşte bu adreste Efendisini tanır ve kendisini gördüğü ânı ise şöyle ifadelendirir:

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”

Bay Necip Fazıl’ı, Üstad Necip Fazıl yapan tasavvuf büyüğünün tesiriyle bir dünya yıkılırken yeni bir dünya kurulur sanki. Daha doğrusu yaşamak zorunda bırakıldığımız hazırlop bir dünya yerine, kendisi yaşanmaya değer bir hayat, bir dünya inşa etmek ister bundan sonra. “…Hayatımda öyle bir gün doğdu ki, kundaktan patiğe, emzikten kısa pantolona, oyuncaktan boyun bağına, karalama defterinden polis hafiyesi romanına, beş taştan iskambil kağıdına ve ayva tüyünden kır saça kadar anne, baba, dadı, mektep, arkadaş, kitap, hoca, tabiat, şehir, cemiyet, kimden ne aldımsa hepsini geri verdim.”

“…Her şeyi o türlü kaybettim Allah’ı kazandım.”diye ifade eder bu durumu.

Bundan önce geçen hayatından ise şöyle yakınır:

Tam otuz yıl saatim islemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…”

Zaman ve mekân üstü biricik rejim olarak gördüğü İslâm’ın en sadık müdafilerinden olacak bir hayattır artık yaşamak istediği ve öyle de olur. Bu hayatı tercihten sonra, bu sebepten sıkça yolu düştüğü, sorgulandığı, suçlandığı cezalandırıldığı mahkemelerin birinde “Eğer mücerret ve müstakil olarak İslam’ın müdafaası suçsa, buna ait kanun maddesi getirilsin; biz de gerekirse başlarımızı üç ayaklı sehpanın yağlı ipine teslim edelim…” derken davasına inanmışlığını  ve bu davaya adanmışlığını da ifade eder aslında.

O, artık manevi terbiyesini bir tasavvuf büyüğü olan Esseyid Abdülhakîm Arvasî (ks) vasıtasıyla İslam ruhunun kaynağı olarak gördüğü tasavvuftan alır.

Ehli sünnet bağlılığı ve sadakati hususunda hassasiyet sahibidir. İnanmakta delil, kaynak, kanıt ihtiyacı içinde değildir. Düşünmek, tefekkür etmek başka şeydir; her hususa akli bazı deliller sunarak kabul etmek başka şeydir. Aklın hududu ve at koşturacağı alan sınırlıdır. O, aklı akılla mahkûm eder. Yeri gelir kocakarı imanını önemser. Fikri-düşünceyi fazlasıyla mühimseyen bir insanın kuru akılcı olmaması, her akıl sahibinin anlayacağı bir husus değil elbet. O, aklı tefekkür için önemser, Hâlik’ı mahlûk olan akılla ispat için değil. İmanın ispatı olmaz ve iman tam olunca ispata ihtiyaç duyulmaz, diye de düşünür.

Kuru akılcılığa hoş bakmadığı gibi, aklı devre dışı bırakan kaba softa, ham yobaz tipi ve anlayışından da hoşlanmaz. Ehli sünnet dışındaki mezheplerin hiçbirine sıcak bakmaz. Bu neviden mezhep tartışmalarını ve tasavvufa dil uzatanları zararlı bulur. Onları “virgül şahıslar” olarak görür ve virüs yaydıklarını düşünür.

“Doğru Yolun Sapık Kolları” adlı kitabında ve daha pek çok eserinde İslam etiketi altındaki sapkın itikâdî anlayışları eleştirir.

Doğu – Batı

Doğu’yu bir mekân ve coğrafyanın ötesinde bir ruh ve mânâ olarak tanır ve tanıtır Üstad Necip Fazıl. Coğrafya plânında görmediği Doğu’yu, peygamberlerin zuhur ettiği bir mânâ ikliminde görür. Mekke’nin, Kudüs’ün, Kâbe’nin vatanı olan; ancak bu manevi zenginliğini, dünyayı imar etmede verimlendiremeyen de yazık ki aynı Doğu. Bu haliyle Doğu’yu hazinesinin anahtarını ceketinin astarında kaybetmiş bir sarsağa benzetir.

Batı ise, madde tahakkümünün, bu tahakküm altında da insanı yüceltmek değil, batırmanın  adresi… Rönesansla madde, akıl, müsbet bilgilerde atak yapan Batı’nın ruhu olmayan, dışı gösterişli, içi harap bir dev haline geldiğini düşünür.

Batı buhranını kum saati benzetmesiyle ifade eder Üstad. Altı dolarken, üstü boşalan bir kum saati… Maddede “hep”, ruhta “hiç”e varan bir nisbetsizlik.

Doğu’nun buhranının, İslam’la gelen bütünleştirici ve birleştirici hususiyetleri korunamayıp davanın aşk ve vecdi kaybedilmek suretiyle önce Araplar, sonra İranlılar, sonra da Türklerde patlak verdiğini söyler.

Doğu’nun buhranını ise, hakikati içinde hakikati kaybetmenin ruh sarası altında, şifası zor bir felçliye benzetir. Yine de Batı’nın tüm maddi gelişmişliğine rağmen, kurtuluşun ruhta, Doğu’da olduğuna inanmışlığını şöyle ifade eder:

“Doğu der ki Batıya, güneşi fethetsen de,
Ruh gerçeği bendedir, madde yalanı sende.”

Tarih Muhasebemiz

Türklerin gerçek ve billûrlaşmış fikir ve ruh dünyasına İslâmiyetten sonra girdiğini ifade eder Necip Fazıl. Evvelâ şahsının, sonra bütün Doğu âleminin daha sonra da bütün insanlık kadrosunun kurtuluşu için gereken yolun İslamiyet olduğuna inanır.

Bu anlayışla bizim, devlet ve cemiyet, eser ve hamle, dâva ve siyaset halinde ve dünya çapında gerçek medeniyet ifademizi bulmamız,13 asırda Osmanlı kuruluşuyladır, diye düşünür.

14 asır manevi plânda aşk, vecd…

15 asır aynı aşk, vecd ile taarruz…

16 asırda bu aşk ve vecdin donma devri…

17 asır, şanlı taarruz hamlemiz yerine müdafaa dönemi…

18 asırda kaba softa ve ham yobaz elinde esir, can çekişen koca bir dev!..

19 asır, Avrupa hayranlığıyla koca çınarı deviremeyen Batı, bir kurt gibi onu içinden çürütmenin yolunu bulur.

20 asır, istiklâl ve şahsiyet davamızı maddeden kazandığımız, ancak manevi bozulmanın ve hezimetin de had safhaya ulaştığı bir tarih sahnesi diye tavsif eder Üstad Necip Fazıl.

Nihayet İslam sancağının Türkiye’de düştüğünü ve yine bizim coğrafyamızda kalkacağını özellikle vurgular. Böylece bu hamle ve doğruluşun da tüm ümmet coğrafyaları içinde mümessillik liyakatine ulaşabilirse, doğudan batıya, kuzeyden güneye ve belki de yerden göğe kadar uzanan bir memleket haritası çizilmiş olacaktır. Ve tabii ki sınırları dünyadan ahirete uzanan… Lâyık olunabilinirse…

Maddesi dünyaya ruhu, ahirete bağlı bir fikrin coğrafyasıdır vatan böylece Necip Fazıl’da.

Gençlik

“Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik…” diye başlar Üstad’ın Gençliğe Hitabe’si. Sadece bu hitabede değil, Necip Fazıl’ın tüm eserlerinde ve hayatında muhatap aldığı gençliktir. Onun sözünü ettiği genç, her şart ve zamanda ruhu diri, taze, genç olandır. Aksi halde yaş ve bedenen gençliğe rağmen, ruhu pörsümüş, nuru sönmüş olanlar değil. İslam davasını sahiplenen Genç Adam’ın manevi babası olarak görür kendisini.

Gençliğe hitabesinde bu manayı ifadelendirirken şöyle seslenir Genç Adam’a:

“Genç Adam,

Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır.”

Fikirlerini emanet ettiği gençlere, bu fikirlerin aksiyonunu da gerçekleştirmek vazifesini yükler böylece.

Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını sırtlanacak, yüklenecek, taşıyacak ve gediğine koyacak genç, hem adale yani maddeten güç ve kuvvette hem de ruhta yani mânen genç olursa ne âlâ…

Yolunda ve davasında yürüyen gençliğe inanıyor, güveniyor ve hamd ediyor; davasını, fikirlerini emanet edeceği bu gençliği, yetiştirmek için çektiği ıztıraplara aldırış etmeden.

“Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım.”

Üstad, eserlerinde ruhta gençliğin önemini vurgularken madde ile beraber ruh adalesi bakımından da genç olanlardan bahsediyor. İskender, Alparslan, Napolyon, tarihimizden Fatih, Yavuz, Kanuni’yi anlatıyor.

Hakiki genç, mustariptir, bir şeylerin ıstırabını duyandır, rahat olmayan dert çeken davası, inancı, fikirleri uğruna. Genç Adam, öyle bir halde olmalı ki, bir davanın derdiyle dertlenmiş, yerinde duramayan, dinamik, aksiyon insanı… İşte bu gençlere şöyle seslenir Üstad NecipFazıl:

“Gençler! Hakiki gençler!…

Bu adam yolunuza fedadır. Eğer yetişmenizde küçük bir emeğim varsa, bunu ebediyet tapusu kadar kıymetli sayarım.

Bu adam yolunuza fedadır ve siz mevcut oldukça bu topraklarda yaşanmaya değer bir hayat açılmasına ümitle bakılabilir. Gerisi hep kolay, hep basit: hapis, işkence, ölüm, açlık, sefalet, hakaret, hepsine dayanılır.”

Ve dua eder Üstad:

“Başıboş bir serçenin rastgele bir tohumun bile kaybolmasına meydan vermeyen Allah’ım, bu gençlerin, böyle gençlerin büyük hasat gününe beni yetiştirsin!..”

Sanat  veEdebiyat

Önce sanat çevrelerinde tanınır Necip Fazıl şiirleriyle. İlk şiir kitabı 21 yaşında yayımladığı Örümcek Ağı, ardından Kaldırımlar’la büyük şair, büyük sanatkâr olarak ün yapar. Sonrasında İslamî dünya görüşü ve bunun gerektirdiği bir hayat, onun bazı çevreler tarafından kenara itilmesi demek oluyor; fakat hiç de gocunmuyordu bu durumdan Üstad. Bilakis;

“Ellerime uzanan dudakları tepeyim;
Allah diyen, gel, seni ayağından öpeyim!”

diyerek sahte yanaşmaları elinin tersiyle iten oydu aslında. Kuru sıkı pohpohçular değil, gerçek Allah dostları idi kendisinin de dostları.

Yine bazı çevreler ona sanatına kıyan adam olarak görürken O ise,

“Ver cüceye, onun olsun şâirlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”

diyerek gerçek ve büyük sanatı ve sanatkarlığı arzu ettiğini ifade eder. Allah’tan gelen ve Allah’a varacak olan her şey gibi, sanat ve sanatkârın nihai varış noktası öteler, öteler, ötelerin de ötesinde Allah olduğunu bir sanatkâr ruhuyla şiirlerine mısra mısra işler.

“Öteler, öteler, gayemin malı;
Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.
Gökte samanyolu benim olmalı!
Dipsizlik gölünde, inciler benim.”

Sanatın ve şiirin bilerek veya bilmeyerek Allah’ı arama işi olduğuna inanır. “İnsan bildiğini arar; aradığını ne olduğunu bilmeyen, bulduğunun da ne olduğunu bilmez.” hikmetince kendisini de sanatında bildiğini ve bulduğunu aramanın peşindedir. Allah’ı aramanın…

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…”

Sanatın asli gayesine yaklaştıkça İslam’da değer bulacağını düşünür.

Bu gayeyle gerçek zeminini bulmuş  bütün güzel sanatları , özellikle de edebiyatın himayecisi olduğunu söyler, İslamın ve  şöyle devam eder:

“Başta edebiyat… Zira İslâm, erişilmez, şiir ve edebiyat çerçevesine girmez, beşeri hiçbir ifadeye sığdırılamaz bir ilahî mucize halinde, söz hârikasının mutlak ve münezzeh, zirve noktasına maliktir: Kur’an, Allah’ın kelâmı…”

İslami bir hayat ve dünya görüşü tercihinden önceki zamanlarda yazmış olduğu bu sebeple gerçek zeminini bulamamış  bazı şiirlerini  hiçbir eserine dahil etmez, böylece onları reddetmiş olur.

Şiirlerini topladığı Çile’de şiirin en müstesna örnekleri yer alır. Ayrıca poetikasını (şiir anlayışı) da yazar aynı eserde.Ona göre “şiir idraki, Kur’ân idraki”dir. Şiir bir telkin işidir.

Şiir ile dinin münasebetini şöyle kurar:

“…Dinin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur, yokluk bile yok… Şiir ve sonrası hiç yok…”

“Allah’ı bulamamacasına aramak, ebediyen aramak, olan şiirin gâyesi, ilk dayanak ve çıkış noktası olarak din temeline muhtaçtır.”

Şair ise Necip Fazıl’a göre:

“…Allah’ın mahrem ülkesi meçhuller âleminin derbeder seyyahıdır…

…madde değil, mana âleminde câmi kapılarının önünü dolduran Allah dilencilerinin en güzelidir….”

Necip Fazıl, Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı’nda mistik şiirin,  en önemli temsilcisi kabul edilir. Ayrıca saf şiirin de temsilcilerindendir. Ölüm, zaman, ruh, öte âlem gibi motifleri sıkça kullanır şiirlerinde. Bu neviden mücerret tema ve muhtevalı şiirlerinde ilham, telkin daha çok kendini hissetitirken  dava, cemiyet plânındaki şiirlerine de sahip olduğu dünya görüşünün damgasını vurur.

Sanatta her zaman önceliği edebiyata, edebiyat nevilerinin içinde de şiire veren Üstad, şiir dışındaki edebi türlerde de müstesna örnekler verir. Bunlar içinde tiyatro ayrıca bir önem taşır Üstad’ın hem sanatında hem de davasında. Çünkü onun sanatı, davasından ayrı tutulamaz. Bir  Adam Yaratmak, Reis Bey, Para, Püf Noktası, Sabır Taşı, Parmaksız Salih, Abdülhamid Han, Ahşap Konak, Yunus Emre, Tohum, Künye, Kanlı Sarık, İbrahim Ethem, Siyah Pelerinli Adam, Mukaddes Emanet, Sır, Kumandan (yarım kalmış) gibi tiyatro eserlerinde de tüm eserlerinde olduğu gibi tezini, görüşlerini ortaya koyar Necip Fazıl. İnanç, ruh, mânâ ve ahlâk konularını işler. Kader, ölüm, zaman, mekân, insan olma çilesi, insanın nefsiyle mücadelesini duyguları ve zaaflarıyla işler. Vatan ve millet uğruna mücadele, tarih, Anadolu da Necip Fazıl tiyatrolarının belli başlı konularındandır. Tiyatro, alaka duyduğu diğer sanatlar gibi bir vasıtadır Necip Fazıl’da. İyi için, doğru için, güzel için üstün ve dokunaklı bir araç.

Roman türündeki tek eseri olan “Aynadaki Yalan”  da Necip Fazıl’ın sanat gayesine örnek teşkil eder. Madde ile mananın, ruh ile bedenin, dünya ile ahiretin, yalan ile gerçeğin tezatları arasından sıyrılıp Mutlak Hakikat’e varmaktır aslolan.

Fert ve Cemiyet

Allah’ın eli topluluk üzerindedir.” hadisi şerifi İslam’da cemiyet ve cemaat olma şuurunu ihtar ediyor. Fert ve cemiyet arasındaki münasebet ferd için cemiyet, cemiyet için fert hakikatindeki müsbet ve menfi yönleri de ihtiva eder. Cemiyet bir vücud, fertler ise o vücudun organları gibidir. Her hangi bir organdaki hasar, arız, maraz tüm vücudu etkilerse, fertten cemiyete de tesir aynı şekilde… Yahut tam tersi bünyenin genelindeki bir hastalık, maraz, o bünyenin organlarına da sirayet eder. İşte bu tesir etme ve müteessir olma durumunu şöyle ifade eder bir şiirinde Üstad:

“Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle…”

Birbirlerini menfi etkileyen ferd ve cemiyetin durumu, yok edilmeye veya yok olmaya mahkûm. Bu yok oluştan kurtulmakla kalmayıp ahlakta, maneviyatta, ilimde, fende, sanatta inkişaf etmiş fertlerin cemiyeti, aynı minvaldeki cemiyetin fertleri olabilmek birini diğerine tercih etmekle değil; her veçhesinden  birbirlerini tamamlamakla mümkün. Misal: Hakka hukuka riayet eden insanlar, adil bir hukuk sistemini tesis edebilirken adil bir hukuk sistemi de hakka hukuka riayet edebilen insanları bünyesinde barındırmış olacaktır tabii olarak. Bunu sağlayacak olan, kurumsallaştıracak ve istifaya sunacak olan sistemdir, sistemi kuracak ve sürdürecek olanlar da fertler, bizler. Yani bozuk teraziyle doğru tartılamayacağına göre, cemiyeti de ferdi de nizama koyacak, nizamın kendisidir, yani sistemdir nihai olarak.

Necip Fazıl, ideal bir cemiyet nizamını kuracak fikirleri ortaya kayan fikir adamı olduğu gibi, bu fikirlerin yaşanılması için mücadelesinin verilmesini savunan ve bizzat bu mücadeleyi veren bir cemiyet adamıdır, dava adamıdır aynı zamanda.  Kendisini bu hususta şöyle ifade eder:

“Rahminde cemiyetin, ben doğum sancısıyım!
Mukaddes emanetin dönmez dâvacısıyım!”

Bir kişinin herkes, herkesin bir kişi olduğu hakikati İslam’ındır.” der. Bu hakikatin tecellisi de yine İslam’da. Bunu yaşayacak ve yaşatacak olan ise bizleriz.

İslam, ahiret için dünyadan, dünya için ahiretten vazgeçmenin değil, ahiret için dünyayı verimlendirmenin gereğini ihtar eder. Ahirete giden yol dünyadan geçer. Üstad’ın ifade ettiği gibi “bu dünya yalancı değil, sahicinin habercisi.” Sahicinin habercisi olan dünyayı yaşanmaya değer hâle getirecekse İslama Muhatap Anlayış’ın sistem fikridir.

Üstad cemiyetçilik anlayışında  dâva, “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya ve hemen ölecekmiş gibi öbür dünyaya çalışma” hadisine, bu tezatmış gibi görülen dengeye, harikulade vahdet ve ahenge dikkatimizi çekiyor.

Bizim cemiyetimizin ve cemiyetçiliğimizin kadrosunda, başı boş tek kum tanesi, tek buğday tohumu, tek keçi yavrusu ve tek insanoğlu aramayınız!” derken de bu vahdetin ahengi,  idealinin hakikatini ifadelendirmiş oluyor. Zikredilen fikir ve anlayışa mensup ve bu mesuliyet şuuru olanlar ise böyle bir cemiyeti tesis edecek ve müdafaa edecek olanlardır.

Hürriyet ve Adalet

İnsanın iki zıt özelliği var: Ruh ve nefs. Ruh, gerçek manada hürriyeti Hakk’a kölelikte bulurken, nefs ise hayvani hürriyeti dahi özgürlük kabul eder. İslam’da nefs, zapt ve rapt altında tutulması, yani terbiye edilmesi gereken bir yönü insanın. Öyleyse nefsin hürriyetini sınırlayacak da ruh. Böylece ruh gerçek hürriyeti Hakk’a kölelikte bulacaktır.

Hürriyet sınırsız olamaz. Başkalarının haklarına riayet etmeyen, had tanımayan hürriyet zulüm doğurur, adaletsizlik doğurur.

“Okulda hocaya, orduda komutana hürriyet mi olur?” diye sorar Necip Fazıl. Olamaz elbet. Olursa ne olur? Kaos olur, karmaşa olur, bunların neticesinde nizamsızlık, haksızlık, adaletsizlik…

Hak için olmayan hürriyet nasıl ki bir felaketse, hürriyet için hürriyet de aynı şekilde…

Hürriyet bir gaye değil, vasıtadır ve gaye bir tarafa bırakılıp vasıta gayeleştirilemez.” Bu da insan olma gayesiyle alakalı. Bize göre insan olma bir mükellefiyettir, bir mesuliyettir. İnsan olmak bir memuriyettir.  Bu şuurla gaye de gayelerin gayesi olarak Allah’a varmak. Hürriyet de bu gayenin ancak bir vasıtası olabilir, olmalıdır.

Bize hadsiz hürriyet fikrini aşılamaya çalışan Batı, oluşan ve oluşacak olan kargaşalıktan nemalanmakta – nemalanacak, biz zayıflarken, o bizim karşımızda olarak güçlenecek. Tıpkı Osmanlının sonunu getiren hadiseler gibi. Amerikan ve Batı vâri hürriyet bir taklid unsuru olmuş ve asli cemiyet yapımızla manevi değerlerimizle, inançlarımızla hiçbir mutabakat gösteremez. Hürriyetin hakiki gayesinden uzak Amerika’daki hürriyet heykelinin de, ne Amarikanlar ne de milletler için kurtarıcı olmaktan çok uzak olduğunu düşünür. İthal malı hürriyet, dışı cilalı, içi kokuşmuş. Böylesi bir hürriyet için: “Tıkayın herkesin ağzını ve bağlayın ellerini! Hürriyete resmen paydos! diye haykıracağı geliyor.” der, Başmakalelerim adlı eserinde ve devam eder:

Benim irademle gelmeyen ve benim talip olduğum hak ve hakikât hedefine erdirmekte basamak teşkil etmeyen hürriyetin, Allah belasını versin, diyerek de, İslam’daki hürriyet telakkisinden başka neviden olan hürriyet anlayışlarına karşıtlığını ve öfkesini ortaya koyar. İhtiyacımız olan hürriyetin hakikatini ise Hakk’a kölelikte bulur.

Ve adalet…

Hakk’ı yerine koymak, demek olan adalet ise bir toplumu, sistemi, devleti ayakta tutan en kuvvetli temellerden. Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Zulüm, bir şeyi layık olduğu yerin gayrına koymak. Hak ihlalleri, adaletsizliği doğurur, adaletsizlik de hak ihlallerini. Kısacası zulmü…

Üstad, âlemde tek adalet kaynağının İslam olduğunu ifade eder ki elbette bu bir hakikattir. Adalet kısıtlı ve dar manada eşitlik değildir elbet. Gecenin gündüzle eşit olmadığı gibi, beyazın karayla, geçmişin gelecekle, hâyalin hakikatle, varlığın yoklukla, kadının erkekle eşitliği mümkün mü?.. Ancak bunlar arasındaki muvazene, denge yani adalet, olması gereken. Mutlak Adil, kainatta bu dengeyi kuran ve sürdüren; insan ise Allah’ın halifesi olma sıfatıyla yine adil olmalı. Şayet olunamazsa durum Üstad’ın ifadesi ile:

“İnsan, bir mes’ut zâlim, insan bir mağrur cahil;
Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil…”

Hele ki kul hakkı!.. Allah’ın affından ziyade kulun affıyla mümkün… Ya olmazsa, boynumuzda vebaliyle çekip gitmek ahirete… Hesap günü, hakların birbirinden alınacağı hesap gününe sırtımıza yükleneceğimiz koca bir yükle gitmemek için hesabını dünyadayken yapmamız ve ona göre davranmamız gerekiyor elbet. Yoksa adalet adına adaletin, hukuk adına hukukun, din adına dinin, insanlık adına insanlığın hakkını veremediğimizde işte adaletsizliğin, haksızlığın, zulmün misallerini vermiş oluruz ne yazık ki.

En hâlis ve mutlak adâlet emirleriyle, en sağlam ve keskin zulüm yasakları sadece İslâm’da olduğunu ifadelendiren Necip Fazıl ve şöyle devam eder:

“En büyük, nâmütenahî büyük hak Allah’dır ve bütün bu kâinat O’nun tarafından yaratılmış olmak makamına oturtulunca, kalpte imanın ilk şartı ve bu hak tecelli eder. En büyük haksızlık da bunun aksi… Mükâfat ve cezaları da en büyük hakla, en büyük haksızlığa göre… “

“En büyük hakka karşı en büyük zulmün ne olduğu kendi kendisine anlaşılıyor: Allah’ı inkâr… Nefsin kendi kendisine zulmü…”

İslam’a inanmayanların bile İslam adaletini şekilde olsun tatbik ettiklerinde dünyasını olsun kurtaracağını savunur, Üstad Necip Fazıl.“Bütün dünya kadrosunda hakkını isteyen kim ve ne varsa bize gelsin!..” diyerek de çağrıda bulunur.

Eğitim – Öğretim

Bir fikir adamı düşünceyi, düşünmeyi öncelikli mesele edinir ve bunun için de faaliyet alanlarında verimlendirirse, lüzumunu ortaya koyar ve gereğini de yaparsa elbette ki eğitim ve öğretimin de bu manada önemine dikkat çekecektir ki Necip Fazıl da bunu gerçekleştirendir eserler boyunca, hayatı boyunca.

Elbette, insanları eğitmeden, onlara düşünce ve davranış alışkanlıkları kazandırmak mümkün olamayacaktır. Öyleyse işin başı belli: “Bilgi bilene vardır.” hikmetini hatırlayarak bilmek için öğrenmek, yaşamak için bilmek, anlamak için düşünmek… Düşünmek için hepsi ve daha fazlası… Tabii ki eğitim ve öğretimle ve tabii ki doğru kaynaklardan, doğru kişiler vasıtasıyla doğru ve iyi bir şekilde.

Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı için, eğitim ve öğretimde öncelik doğru düşünme alışkanlıkları kazandırmak. Sonrasında faaliyet…

Eğitim ve öğretim başlı başına bir sistemi zaruri kılar. Sistem için de müesseselere ihtiyaç duyulur. İşte bu müesseseler de mekteplerdir (okullar). Bununla birlikte; talebe (öğrenci) hoca (öğretmen) aile, çevre, idareci, müfredat, program, ders, konu, teçhizat (araçlar), disiplin (düzen) ve tabii ki bunların en başında gaye-hedef…

Yani “İnsanın gayesi, eğitimin hedefi nedir, ne olmalıdır ?” sualleri ve bunun ötesinde yaşamaktan murad ne? İnsan ki “kalubela”da verdiği sözün sadakatince  var olması gereken ve böylece de yaşaması… Eğitim ise bunun için bir vasıta. 

Öğrenmek, bilmek, eğitimin asli hususiyetlerinden ve tabii ki önce kendini bilmek… “Kişi kendini bildiğince Rabbini bilir” ölçüsünün gereğince önce kendini bilmek… Bilmeyi bilmek…

Asıl bilmediğini bilmektir soylu bilgi
Kara tahta, tebeşir ve kenarda bir silgi…

Necip Fazıl ideal nizamda, mektebi aileyle birlikte nesil yetiştiren müessese olarak görür. Bu mektepteki hocaların da sadece umumi bilgiler veren değil, istidatları bulup işleyen ve talebelerini yüksek tahsile de hazırlayan kimselerdir. Bu anlayışa göre “Bilhassa yetiştirici yetiştiren, yâni muallimi talim elen mektep müessesesi fikir, terbiye ve teşkilât bakımından görülmemiş bir derinlik ve incelik belirtecektir.”

Yine Necip Fazıl’ın eğitim anlayışında ilk tahsil çok önemlidir. Ona göre,”Memlekette okur yazar olmayan tek fert bulunmamalı ve ilk tahsil herkese mecburi olmalıdır.” Sonrasında  ise “Her türlü orta meslekî tahsil, ilk tahsilden ve yüksek meslekî tahsil, orta tahsilden ayrılarak şubelenir.” Ayrıca kız erkek karma eğitime karşıdır. Bunun Avrupa’dan gelen bir uygulama olduğunu söyler ve bizimle asli bir alakasının bulunmadığını da.

İlim ve nazariyede, telkin ve terbiyede, dini inançlar ve ahlak telakkimiz çerçevesinde belli prensiplerle nesil yetiştirmeyi savunur.

Tabii ki eğitimde de “niçin” mevzuu ve sorusu kadar “nasıl” mevzuu ve sorusuna da muhatabız. Bu nedenle belirttiğimiz hususlar çerçevesinde bir eğitim ve öğretimdir arzulanan. Aksi halde “kitap yüklü merkepler” güruhundan olmak riskiyle karşı karşıya kalırız. Yine aldığımız eğitim bizi bilgilendirmenin de ötesinde bir mahiyet ve hedef belirtmiyorsa bilen cahiller, yahut bilmiş ahmaklar olmak tehlikesi de var. Bunu Abdülhakîm Arvasî Hazretleri veciz bir şekilde şöyle ifadelendiriyor: “Eğitim insanın cahilliğini alır, ahmaklığını değil.”

Necip Fazıl ve Aksiyon

Üstad Necip Fazıl eserleri boyunca ifadelendirdiği aksiyon üzerinde hususen bir konferansında uzun uzun duruyor. “İman ve Aksiyon” Konferansı… Nedir aksiyon, Batı menşeli bu kelimenin üzerinde neden yoğunlaşır ve bu konuya mahsus konferans vermek ihtiyacı duyar Necip Fazıl? Bu sorulara cevap vermeden önce, İman ve Aksiyon Konferansı’nda ifadelendirdiği aksiyona dair mana ve muhteva üzerinde durursak, cevaplar da kendiliğinden verilmiş olacaktır.

Lügat anlamıyla teşebbüs, hamle, şuurlu hareketin karşılığı, aksiyon… Fikrin, eşya ve hadiseler üzerinde nakşı, durağan değil sürekli hareket hali. Fransızca bir kelime olan “aksiyon”un, Türkçe’de tam olarak karşılığı yok. Aynı ifadeyi vermek için lisanımıza yakın ve dinimizin de baş kelimelerinden biri olan “amel”i kullanabiliriz ancak.

Bu izahatlardan da anlaşıldığı gibi maddeden ziyade manadaki aksiyon üzerinde duruyor Necip Fazıl.“…Mesela, bir makinenin keşfi, işine ve makinesine göre aksiyon olabilir de, hiçbir makinenin işi aksiyon olmaz” derken de bunu misallendirmiş oluyor, işin ruha bakan yönüyle…

Necip Fazıl’ın dikkat nazarımızı çekmeye çalıştığı aksiyon kelimesi de Allah’ın “Fa’al” isminden alınan paydır. Ebedi ve ezeli fa’al olan kâmil kudretin kâmil işidir, aksiyon. Bu neviden aksiyon ona mutabık bir ruh, bir ahlakla iç içe… “Garp taklitçisinin asla göremeyeceği bu ahlak bize; mutlak aksiyoncu olan Allah ve hamle, hedef, azm sahibi olan peygamberlerden geliyor. Tabii ki sahabilerin misalleri de…”

Muaviye devrinde sefere gidileceğini duyan doksan yaşındaki sahabe sefere katılmak ister. Oğulları, torunları karşı çıkar, o ise Kuran’daki cihad ayetlerinin gereğince davranır. Silahlarını kuşanır, orduya ulaşır. Kıbrıs’a doğru başlar sefer. Sahabe gemiye biner ve henüz yolculuk bitmeden şehit olur.  İslam ordusu Kıbrıs’a ilk şehidiyle beraber çıkar. Necip Fazıl bu aksiyon timsalinin üzerine şunları söylüyor.“Hani bir aralık ‘Kıbrıs bizimdir, Türk’ündür!’ filan davaları?.. Kıbrıs bu mananındır! Bu manayı kim temsil ediyorsa onundur! (aksiyon) bu…”

Tarihimiz de baştan başa bir aksiyon ruhunun destanı. Anadolu’nun  Fethi, Kudüs’ün Fethi, İstanbul’un Fethi…. Fethetmekle kalmayıp her fetihte, o fethin mana ve ruhunu tüttüren medeniyeti de tesis etmiş ecdad.

En güzel ve akıllara durgunluk veren misallerden biri de:

İstanbul Fâtih’inin önüne bir zincir çekerler; ancak aksiyon ruhunu İslam’da ve imanda bulan hanlar hanı Fatih Sultan Mehmed Han’a zincir kâr etmez. Çünkü onun aklı, feraseti, basireti daha güçlüdür bu engellerden. Ve Bizanslı uyandığı zaman, bütün donanmayı Haliç’te görür. İşte, Fatih’in nesli olan Üstad Necip Fazıl’da aksiyon budur, olmazı yapmak… Tabii ki bu ruh, bu idrak ve bu güç alelade, günlük sıradan,  alışılmış bir anlayışla hayat sürenlerin işi de değil elbet. Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabesi”nde ifade ettiği “zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda” olanların işidir. Ruhta ve bedende genç olan Fatih’lerin işidir. Bizim işimiz ise onların yaptıklarıyla övünmekten ziyade bu şahsiyetleri örnek almak, eserlerini ve fikirlerini zamanımıza taşıyarak yaşatmaktır, yaşamaktır.

Aksiyon sahibi olmak bir fikirle beraber bir kuvvet ve kudreti de gerekli kılar. Hal böyle olmakla beraber pek tabii ki Necip Fazıl’ın da ifade ettiği üzere bu manada gençlik yaş işi değildir, ruh işidir. Yavuz Sultan Selim Han’ı da bu ruhun tezahürü bir aksiyona misal gösterir. Bir sefere çıkarken: “Karılarının yanına gidecekler dönsün, benimle gelecekler gelsin!”diyen Yavuz selim, işte  (Aksiyon)cu budur.”

Necip Fazıl’ın mana ve misallerini verdiği aksiyoncu kişilikte bir şahsiyet olması, fikirleri ve fikirlerini ortaya koyduğu dava adamı şahsiyetiyle bitişik vasıflarından. Eserler ve hayatı boyunca ortaya koyduğu “İslama Muhatap Anlayış”ın dünya görüşüne mutabık şunların yapılması, şunların da yapılmaması demekle kalmamış, bizzat gerekeni gerektiği zaman, gerektiği şekliyle de yapmıştır. Bunun içindir ki kendisinin bu vasıflarından rahatsız olan zihniyet mensupları ve savunucuları tarafından susturulmak, engellenmek istenerek çeşitli defalar hapisle cezalandırılmış ancak o “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz, davamdan vazgeçmem.” diyen Resullullah’ın ümmetinden olarak davasından zerre miktar vazgeçmemiş, aksine daha da çok davasına, fikirlerine inanmış ve bağlanmıştır.

Necip Fazıl’da Dava – Büyük Doğu

İnsanlığın ve ümmetin kurtuluşunu “İslama Muhatap Anlayış”ın fert ve cemiyet planında hayata tatbikinde bilen buna inanan, inanmakla kalmayıp bu sistemi hayata hâkim kılmanın çabasında olmaktır Necip Fazıl’da dava. Bütün insani kul sistemlerinin aslen müflis olduğunu, solmaz ve pörsümez ebedi ve ezeli yeninin İslam olduğunu inanır.

“Her fikir, her inanış, tek mevsimlik vesselâm;
Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm…”

Ancak bu İslam’ın asli manası ve muhtevasıdır, Necip Fazıl’ın davası. Yoksa kendi tabiri ile “marka Müslümanları”nın kendi sathi anlayışlarının ifadesi olan mana ve muhteva değil. Böylesi anlayış sahiplerini şu ifadelerle eleştirir Necip Fazıl:

“Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız. Gerçek Müslüman olsaydınız, bu hallerden hiçbiri başınız gelmezdi.”

Yaşanmaya değer hayat için verilen mücadelenin, gösterilen gayretin esas olduğuna, mesuliyet idrakinden yoksun kişilerin bunu sağlayamamasından da utanması gerekenlerin işte o nasipsizler olduğuna şu ifadelerle dikkat çeker:

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!”

Necip Fazıl inandığı ve mücadelesini verdiği davasını, dünya görüşünü Büyük Doğu olarak ifade eder.

Büyük Doğu,Üstad’ın1943 -1978  arasında çıkardığı bir dergi iken, savunduğu düşünceler sebebiyle derginin muhtelif sayılarını toplatılması ve  kapatılmasının ardından Necip Fazıl, bu sefer dergiyi bu şartlar içerisinde Büyük Doğu çıkamaz, diyerek kendisi kapatır. Bundan sonrasında Büyük Doğu hayata tatbik edilmek üzere bir sistem fikrinin, bir idealin adı ve bu adın muhtevasındaki manası olarak devam eder var olamaya. Büyük Doğu; devrinde, sonrasında ve günümüzde pek çok kimse için bir ekol, bir mektep olmuştur, olmaya da devam etmektedir. Büyük Doğu sistem fikri Üstad’ın tüm eserlerinde ve hayatında ortaya koyduğu fikirlerinden oluşmaktadır. Bu fikirlerin bir sistem plânı içinde ele alındığı, ortaya konduğu müstakil eseri ise “İdeolocya Örgüsü”dür. Büyük Doğu ideolocyasının toplamında ifadesidir bu eser. Eseri hakkında Necip Fazıl şunları söyler:

“Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim… Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât”dan başka bir şey değil… Güzelim Türkçenin “katık” tâbiri ne kadar yerinde. Gerçek gıda “nân-ı aziz” dediğimiz ekmektedir ve gerisi, ona katılmaktan kinaye “katık”tan ibaret… İçinde yüzde elliden fazla (hidro-karbone) cevher bulunduran ekmek, pastaların üstündeki her türlü krema ve (fantezi) oyunlarına sırt çevirmiş, kuru ve yavan, fakat besleyici ve kurtarıcı fikre ne güzel remz!.. İşte, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, topyekûn insanlık çapındaki dâvanın bu eserini tamamlarken, onu, gıdasını Büyük Doğu ekmeğine borçlu bildiğim Anadolu gençliğine ithaf ederim.”

Peki nedir Büyük Doğu, iddiası nedir, çabası nedir? Cevabı Büyük Doğu Mimarı’ndan geliyor:

“Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı… Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti yirmi birinci asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi… Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı…

…Kendi içimizde ve kendi cebimizde kaybettiğimiz, sonra körler gibi el yordamıyla eşya ve hâdiseleri sığayarak hep dışımızda ve yabancı ceplerde aradığımız, aradıkça kaybettiğimiz, kaybettikçe bulduk sandığımız, bulduk sandıkça kaybımızı derinleştirdiğimiz anahtarın kum üzerindeki yuvası… BÜYÜK DOĞU budur. O, hem bir mâna, hem bir madde, hem bir zaman, hem bir mekân ismi ve belli başlı bir ruhun, kendisiyle beraber bütün insanlığa örnek halinde donatacağı Doğu âlemine remz…

…Doğuş olmaya doğuş… Doğu olmaya Doğu… En doğrusu Doğunun doğuşu… BÜYÜK DOĞU, çizmeli ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru kaba ve nefsanî bir yürüyüş olmaktan ziyade, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhanî bir sefer…”

İşte bu seferin yol haritası Necip Fazıl’ın “İslama Muhatap Anlayış” çerçevesinde örgüleştirdiği fikirleridir, kendisi de bu yolun yolcularını Peygamber Efendimiz’in(sav) rehberliğine davet eden…

Büyük Doğu Marşı’nda da bunun en güzel ifadesi şu şekildedökülür mısralara:

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!

Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.

Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!

Necip Fazıl’ın fikirlerinden doğan Büyük Doğu ideali, onun fikirlerini ve davasını benimseyenlerin ve sürdürenlerin de idealidir.

Bu ideal uğruna çeşitli defalar hapis cezasına çarptırılan Üstad’ın müdafaalarından bazı notlar:

“…Bir fikir adamı ki, yalnız “Allah ve ahlâk” dediği için hapishaneye atılmıştır.

İslami nizamı propaganda ettiğimizi söylüyorlar. Şüphe mi var? Biz yalnız bu işi yapmıyor, bu işi yapmak için yaşıyoruz. Fakat propaganda kelimesine iştirak edemeyiz. Bu hasis ve sefil kelime İslam’ın  ulviyet ve üstünlüğünü tesbit etmek gibi bir fiile alem olamaz. İslam’ın ulviyet ve üstünlüğünü haykırmak ve anlatmak kanunca bir suç mudur?”

Necip Fazıl davasının gerçek Kurtuluş Yolu olduğuna inanarak herkesi, bütün insanlığı davet eder bu davaya.

Davetiye

Telli pullu, anlı şanlı bir gelin;
Aynalar, gelin!

Bir güzel ki, en güzeli güzelin;
Gönüller, gelin!

Sonsuz gerçek, habercisi ezelin;
Kitaplar, gelin!

Ey karanlık, gelmektedir ecelin;
Işıklar, gelin!

Toplanın hep, derlenin hep düzelin;
Yığınlar, gelin!

En güzeli, en güzeli, güzelin;
Habercisi, habercisi, ezelin;
Tellerinde şafak söken bir gelin;
Anneler, babalar, çocuklar, gelin!..

1949

O, çilesini çektiği, mücadelesini verdiği, uğrunda zindanlara atıldığı davasının mutlaka fert ve cemiyet planında tecelli edeceği o müjdeli güne olan inancıyla Müjde adlı şirini yazar.

Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.
Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.
Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

Bir dava adamı olan Necip Fazıl, tüm gerçek dava adamları gibi çile adamıdır, ıstırap adamıdır da aynı zamanda. Önce müşküllerin müşkülü olan insan olmak çilesi, var olmak ıstırabı…

Çile adlı şiirinde cins kafalara has ıstırabını satır satır yazsa da asıl o anbe an  bu çileyi yaşayandır hayatında. Fikir çilesi…

“Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.”

Necip Fazıl Anadolu sathında davasını, fikirlerini anlatmak için  adeta bucak bucak dolaşır Anadolu’yu. Müslüman Anadolu’nun sesidir O. Gür ve hâkim bir ses olarak konferanslar verir hiç durmadan, yıllarca.

Necip Fazıl’ın Konferans ve Hitabelerinden Bazıları:

• Beklenen Sanatkâr (Hitabe): İstanbul’da – 1934

• Abdülhâk Hâmid ve Dolayisiyle (Hitabe):  muhtelif illerde – 1938

• Materyalizma ve Komünizma (Konferans): İstanbul – 1949

• Ruhçuluk ve Maddecilik (Konferans): Samsun’da 1949

• Kayseri Hitabesi (Hitabe): Kayseri’de 1950

• Tavşanlı Hitabesi (Hitabe): Tavşanlı’da – 1950

• Kütahya Hitabesi (Hitabe): Kütahya’da –  1950

• Komünizma Geliyor (Hitabe): İstanbul’da – 1962

• Yunus Emre Hassasiyeti (Hitabe): İstanbul’da – 1962

• Tarih Boyunca Ahlâki Gelişimiz (Sohbet-Konferans) muhtelif şehirlerde – 1963

• İman ve Aksiyon (Konferans): Muhtelif şehirlerde – 1963,1964

• Edebiyat ve Cemiyet (Konferans): Konya’da – 1964

• Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): muhtelif şehirlerde 1964, 1965, 1966, 1967, 1968

(Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz (Konferans): İstanbul’da, 18 Kasım 1967 Kadıköy Kaymakamlığı tarafından iptal edilmiştir!)

• Tarih Boyunca Ahlâki Gelişimimiz (Konferans): Malatya’da – 1964

• Mehmed Akif (Hitabe): İstanbul’da – 1965

• Türkiye ve Komünizma (Konferans): muhtelif şehirlerde 1965 – 1966

• Dünya Görüşümüz (Konferans): Kayseri’de – 1965 – 1966

• Esir Türkler (Konferans): İstanbul’da – 1965

• Sosyalizm (Konferans): İstanbul’da – 1965

• Ayasofya (Hitabe): İstanbul – 1966

• İslâm ve Bütün Dünya (Konferans) Ankara’da – 1966 – 1970

• Tarihimizde Sahte Kahramanlar (Konferans) muhtelif şehirlerde – 1966, 1967

• Sahte Kahramanlar (Konferans): muhtelif şehirlerde 1967, 1968

•Dünya İdeolojileri ve İslâm (Konferans): Samsun’da – 1967

•Sahte Kahramanlar (Konferans): Çankırı’da – 1967

•Fatih ve Onun Yeni Nesline Selâm (Hitabe): İstanbul’da – 1968

• Şahlanış Mitingi (Hitabe): İst. Taksim Meydanı’nda – 1968

• Özlediğimiz Neslin Vasıfları (Konferans): İstanbul, Eskişehir’de – 1969

• Milli Nizam Partisi Açılış Hitabesi (Hitabe): Ankara’da – 1970

• İslâm ve Bütün Dünya (Konferans): Konya’da – 1970

• Hâlimizin Muhasebesi (Konferans): İstanbul – 1970

• Manzara (Konferans): muhtelif şehirlerde – 1971

• Gurbet Kültürü (Konferans): Almanya’da – 1972

• Gençliğe Hitabe (Hitabe): İstanbul’da – 1975

• Beklenen Zuhur (Hitabe): İstanbul’da – 1975

• Manzara (Konferans): muhtelif şehirlerde – 1965

• Mukaddesatçı Gençlik (Hitabe): İstanbul’da –  1975

• Jübile Töreni (Hitabe): İstanbul’da –  1975

• Gençlik (Hitabe): İstanbul’da-  1976

• Tarihte Yobaz ve Yobazlık (Konferans): İstanbul’da – 1976

• Dünya Bir İnkılâp Bekliyor (Konferans): muhtelif şehirlerde – 1977

• Türk Münevveri (Konferans): İstanbul – 1978

•Edebiyat ve Cemiyet (Hitabe): İst. Sultan-üş Şüera Gecesi’nde. 26 Mayıs 1980

• Ahval-i Âlem (Sohbet): İstanbul – 1981

• Basında 50. Yıl (Hitabe): İst. (Mehmet Kısakürek tarafından okunmuştur.) 21 Mayıs 1983

Anadolu’yu davasını anlatabilmek için adeta karış karış dolaşan Necip Fazıl’a göre Anadolu bir ruhtur, Anadoluculuk da öyle. Bu ruh:

“…Anadolu… Putların ve salîbin bin bir cümbüşü arkasından kendisini topyekûn hilâle teslim eden ve onun dâvasını bütün dünyaya şâmil bir (aksiyon) halinde güden aslî ve asîl unsur kadrosu…

Anadolu; şehitler toprağı, gaziler bucağı, velîler ocağı…

Nihayet Anadolu, her taşında bir Yunus Emre’nin oturduğu, her yolundan bir Yunus Emre’nin geçtiği, hak âşıklarının yurdu ki, minareleri, evleri, rüzgârları, ırmakları, kağnıları ve kalbleri hep “Allah Allah!” sesleriyle uğuldamakta…”

İşte, suları Allah deyu akan ırmaklardan biri olan Sakarya ile öyle özleştirir ki kendisini ve öyle benzeştirir ki:

“Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolu’nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!”

Davası İslam olan Necip Fazıl, hadis-i şerifte ifade edildiği gibi bu davanın garip geldiğini ve garip gideceğini bilir. Sakarya’yı bu manada kişileştirerek  bunu vurgularken bu davanın  büyük olduğuyla da teselli bulur.

Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

Necip Fazıl’da dava bir mukaddes emanettir ve bu emanete hıyanet edenlerin ecdadımızın ruhunu incittiğini, rahatsız ettiğini ifade eder.

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?”

Bitirirken;

Necip Fazıl mektebinden yüzlerce binlerce, on binlerce insan istifade eder. Yaşayan yahut ahirete intikal eden edebiyatçılar, sanatkârlar, cumhurbaşkanları da dahil siyaset adamları, ilim, fikir ve aksiyon adamları…

Her gerçek sanatkârın fikir ve dava adamının, ilim insanının gerçek temsilcileri vardır; onun izinden giden, onu anlayan, sanatını icrâ eden, fikrine muhatap olan, davasını davası bilen… Aslında böyle şahsiyetler birçok insan üzerinde, cemiyet ve milletin has ve halis fertlerinde tesir bırakır, hatta yaşadığı çağın üstüne çıkar, çağın ötesine taşınırlar. Fakat birileri vardır ki gerçekten müstesna değer taşırlar bu manada birçoklarından. Sokrat ile Eflatun, Yunus Emre ile Tabduk Emre,  Mevlâna Hazretleri ile Şemsi Tebrizi, Necip Fazıl ile Abdülhakîm Arvasi Hazretleri ve yine  Necip Fazıl’la Salih Mirzabeyoğlu gibi. Tüm bu anlattıklarımız hatta anlatamadıklarımız çerçevesinde Necip Fazıl’ın sanatta, fikirde, aksiyonda, davada temsilcisi, onun  “lafımın boşa gitmediğine inandığım bir sen varsın” dediği ve “fikir haysiyetinin müstesna genci…” diye tavsif ettiği Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan başkası değildir. Mirzabeyoğlu’nun kaleminden “Necip Fazıl’la Başbaşa” adlı eserle alakalı Necip Fazıl’ın  kıymet hükmü ise şu: “Hakkımızda yazılmış tek harika kitap.”

Cemil Meriç’in ifadesyle: “Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o, yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil…”

Necip Fazıl, öz yurdunda, cemiyetin üvey evladı muamelesi görmüş, her ne kadar bazı çevrelerce suçlanmış, cezalandırılmış , horlanmışsa da o vatanını, milletini, ümmeti  aslına sadık kalındığı sürece sevendir, yüceltendir.  Bu cemiyetin akli selim, fikri ve vicdanı hür çok büyük çoğunluğu da onu “Üstad” bilen ve sevenlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadesi ise şu: “70 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız.” Evet, Necip Fazıl’ın fikir babası olduğu ve murad ettiği Büyük Doğu’yu Büyük Doğu’nun gerçek temsilcileri kuracaktır inancında olarak…

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…”

Duayla…

İnsanız ve faniyiz tabii olarak. “Her nefis ölümü tadacaktır.” diyen Rabb’e inancımızla ölüme hazır olmalıyız her an. Bizim inancımızda ölüm bir yok oluş değil, yeni bir başlangıçtır ahiret hayatına. Dünya hayatını Rabb’imizin muradı üzerinde geçirebilenler için ölüm bir vuslattır, bir bayramdır hatta. Ölümü bayram bilenlerden Necip Fazıl, ölümünden bir yıl öncesinde yazdığı şu mısralarla ifade eder; ölümü, bayramı…

“Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!..”

Müslümanca geçirilen bir hayatsa yaşadığımız, korkacak bir şey de değil aslında ölüm. Güzel bir şey, belki de bir müjde…

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?…”

“Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun !
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”

Üstad’ın 26 Mayıs’ta, İstanbul’da başlayan dünya hayatı yine İstanbul’da doğduğu günden bir gün önce son bulur. Doğduğu günün tarihi olan 26 Mayıs’ta Eyüp kabristanına defnedilmiştir.  Mayıs ayı onun hayatında hep önemli olmuştur. Doğduğu ay, Efendisini tanıdığı yani manevi plânda adeta yeniden doğduğu ay ve Efendisinin sohbetlerini dinlediği Kaşgari Dergâhı’nın sadece birkaç metre berisindeki ebedi istirahatgâhına gittiği ay.

Bizler “Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil” diyen Yunus Emre’nin torunları olarak inananlarız ki ten ölse de fikirler yaşar, eserler yaşar, sadaka-i cariyelerle amel defteri kapanmaz, Üstad Necip Fazıl misali. Doğumunun 110. yılı münasebetiyle ortaya koymaya çalıştığımız bu eser de gösteriyor ki Necip Fazıl yaşamaktadır aslında. 

Üstad vefat etmeden önce ardında bir vasiyet de bırakmıştır. Bu vasiyet Üstad’ı seven, onun fikirlerine inanan herkesin boynunun borcudur. 

Vasiyetinden:

“Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu… Sadece Fatiha ve Kur’an…”  istediğini öğreniyoruz. Onun için dua ediyoruz, ruhu için El Fatiha…

FATMA HIŞIROĞLU

9 Kasım 2014

Not: Bu makale 2014 yılında, Zeytinburnu Anadolu İmam Hatip Lisesi adına şahsım tarafından projesi ortaya konulmuş ve editörlüğü yapılmış bir “kitap çalışması” için hazırlanmıştır. Kitap Üstad’ın doğumunun 110. yılı münasebetiyle okulumuz öğretmenlerinden bazılarının hazırladığı makalelerden oluşmuştur. Ancak yayına hazır hale getirilmesine rağmen maalesef o yıl okulumuzun idari kadrosunun değişmesinin ardından çeşitli mazeretlerle basılamamıştır. İnşaallah birgün okuyucuyla buluşur.  

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir