Yakup Altuğ kimdir?
Ankara Atatürk Anadolu Lisesi, 2006-2010
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2012-2018
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, 2019-halen
Çalışma alanları: Beyin tümörleri ve nöral ağlar, fonksiyonel ve anatomik beyin bağlantıları
İlgi alanları: Beyin bağlantısallığı ve network sinirbilimi, nörofelsefe, mantık
noro-felsefe.blogspot.com
x.com/debbusi
Kevser Hışıroğlu: Geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizlikler, Newton mekaniğinde geçerli olan determinizmin yıkılmasına sebep olmuştu. İnsan beyninin çalışma mekanizması Newtonyen determinist bir yapıda mıdır? Kuantum mekaniğinin insan beyni ve bilinçle bir irtibatı var mı?
M.Yakup Altuğ: Kuantum mekaniğinin keşfiyle birlikte doğanın yapısına dair anlayışımızın sarsılabileceği şüphe götürmez. Fakat bu durum cismani dünyada geçerli olan yasaların klasik Newton mekaniği ile belli ölçüdeki uyumunu görmezden gelmemizi gerektirmiyor. Sonuçta parçacıklar birleşip bütünü oluşturduğu zaman parçacık düzeyindeki eski yasalara duyarlı olmayan yeni yasalar açığa çıkıyor. Kuantum parçacıklarından oluştuğumuz halde bir duvarın içinden geçemeyişimiz bundandır. Bu yeni yasalara klasik fiziğin determinizmi deniyor. Fakat özellikle Heisenberg’in belirsizlik ilkesi sayesinde şunu da biliyoruz ki doğaya dair hiçbir ölçümü mutlak bir kesinlikle elde edemiyoruz. Bu sadece elimizdeki ölçüm metodlarının veya aletlerin donanımsal yetersizliğinden kaynaklanmıyor, doğanın kendisine içkin olan aşılamaz bir belirsizlikten kaynaklanıyor. Bu nedenle doğada mutlak bir determinizmin söz konusu olmadığından, probabilistik yani ihtimallerin söz konusu olduğu bir mekanizmadan bahsedilebilir. Hülasa, kuantum mekaniğinin alışageldiğimiz modern doğa ve varlık anlayışının kendinden emin pozisyonunu ciddi şekilde sarstığı doğrudur. Özellikle en yaygın kuantum yaklaşımı olan Kopenhag yorumunun kabullerinin doğada aklen muhal sayılabilecek unsurlar içerdiği söylenebilir. Bu durumda kuantum mekaniğini de aklın rehberliğinde yenibaştan yorumlama ihtiyacı doğar. Doğada geçerli olan fizik yasalar her ne iseler beyinde de geçerli olacağına göre benzer şeyleri beynin çalışma prensiplerine de uyarlayabiliriz.
Günümüzde sinir sisteminin en küçük hücresel birimi olan nöronların ateşlenme prensibi olarak en yaygın kabul görmüş model, Hodgkin ve Huxley’in Nobel kazanmalarını sağlayan kondüktans bazlı modelidir. Bu model nöronu bir elektriksel devre temsiliyle açıklayan matematiksel bir tasvirdir. Dolayısıyla elektriksel yük gradiyentlerine dayalı çalıştığı kabul edilirse bu modelin klasik fiziğin deterministik yasalarına uygun olduğu söylenebilir. Meşhur İngiliz fizikçi ve 2020 Nobel sahibi Roger Penrose, “Kralın Yeni Aklı” kitabında Gödel’in tamamlanmamışlık teoremlerine dayanarak beynin bilinçli yaşamda rol alması için klasik Newton fiziğinin yasalarını aşan non-algoritmik bir doğaya sahip olması gerektiğini savundu. Mevcut halleriyle ne klasik Newton (veya revize edilmiş haliyle Einstein) fiziği, ne de yaygın Kopenhag yorumuyla kuantum mekaniğinin çelişkileri insan bilincine alan açacak teorik bir zemin sağlamıyordu. Penrose birbirine zıt olan bu iki fizik paradigmasının bir şekilde birleştirilmesi -ki her genç fizikçinin hayalidir-, ayrıca yeni ve orijinal bir kuantum mekaniksel yorum ile insan beynine yaklaşılması gerektiğini düşünmüştü. Bu amaçla Arizona Üniversitesi’nden anestezi profesörü Stuart Hameroff ile birlikte “Orchestrated objective reduction, Orch-OR” adındaki teorilerini yayınladılar. Bu teori beynin nöronlarında sayılamayacak kadar çok sayıda mikrotübüllerin içerdikleri elektronların kuantum eşfazlılığı sayesinde bilinç ürettiğini iddia ediyordu. Dolayısıyla Penrose ve Hameroff, Hodgkin-Huxley’in devre-nöron modeline alternatif olarak kuantum mekaniğine dayanan yeni bir nöron ateşlenme modeli önerdiler. Penrose, kuantum mekaniğinin en yaygın yorumu olan Kopenhag yorumunu reddediyor, Einstein’ın genel görelilik kuramı temelinde yeniden yorumluyordu. Gödel teoremlerine dayanan ana fikrinde gidiş yolunu, hedefini ve gerekçelerini isabetli değerlendirdiğini söyleyebilirim, fakat bunun mekanizması olarak önerdiği mikrotübüllerin kuantum yapısına yönelik hipotezinde ciddi spekülasyonlar vardır. Doğal olarak bu ikili başta nörobilimciler olmak üzere pek çok araştırmacıdan eleştiri aldılar. Yapılan en akli ve benim de katıldığım eleştiri ise şu olabilir: beynin nöral ağlarının klasik elektriksel model ile veya kuantum mekaniği ile açıklanması, beyin ile bilinç arasındaki bu ilişkiyi mutlak surette aydınlatmaya yetmiyor, hiçbir şeyin açıklayamadığı bu boşluk hala olduğu yerde duruyor. Penrose’un eski bir sözüyle özetlersek, evrenin yapısına dair fizik kuramımızda neden bazı varlıkların bilinç sahibi olup bazılarının bilinç sahibi olmadığını izah edecek bir şey yok.
Kevser Hışıroğlu: Nörobilimdeki genel kabule göre insan beyni bir makine gibi mi çalışıyor? Beynimiz bilinci oluştururken ve düşünürken bağlantısal hesaplamalar yapan bir sisteminden mi ibaret? Dahasının ve ötesinin varlığına dair neler konuşabiliriz?
- Yakup Altuğ:Nörobilimdeki genel kabule göre akademik alanda beynin bir makine gibi çalıştığı açıkça belirtilmez. Sonuçta aradaki farkın ne olduğu sorusu yanıtsız bırakılsa da canlı organizma vücudu ile cansız devreler arasındaki ayrım kabul edilir. Fakat evet, bilgisayar ve mühendislik bilimlerindeki son çığırlar (graph teorisi, network yaklaşımı vs.) beyni anlama ve tasvir etme konusunda da artık en çok kullanılan yaklaşımlar olmaya başladı. Dolayısıyla her ne kadar biyolojik bir yapı olsa da bilimsel sahada beyne bilgi-işlemsel bir makine olarak yaklaşıyoruz desek yanlış olmaz. Fakat her yerde olduğu gibi burada da Kant’tan beri süregelen “biyolojinin bir bilim olarak kurulması” problemine rastlıyoruz. Canlı ve insan beyninde, sinir sisteminde veya vücudunda gerçekleşen fiziksel ve kimyasal olayları biyoloji adı altında araştırırken, canın ve canlılığın veya bilincin mahiyetini bilimsel sahada bir muamma olarak bırakarak canlı-bilimi yapıyoruz. Dolayısıyla beyin ile bilinç arasındaki mutlak etkileşimden hala haberdar değiliz. Beyin hasar aldığında bundan bilinçli deneyimler etkileniyor, bunu biliyoruz. “Demek ki beynin nöral ağları bilinçli yaşam için gereklidir.” çıkarımını yapmak için elimizde yeterli veri var gibi görünüyor. Fakat yine de bilinci beynin “ürettiğini” söylemek, yani başka bir deyimle bilincin beynin bir “ürünü” olduğunu söylemek biraz aceleci geliyor bana. Düşünürken veya kırmızı bir elmaya bakarken beynin belli ağlarında belli elektriksel olayların gerçekleştiğini biliyoruz. Bu olaylar, deneyim esnasında sinir sistemimizde gerçekleşen nedensel hadiselerin tespit edilmesidir, lakin birtakım bağlantısal-nedensel mekanizmalar sonucunda neden bir şey başka bir şeyi “görmüş” olsun ki? Zira kafamızın içinde kırmızı bir elma yok, yalnızca aksiyon potansiyeli oluşturan ve nörotransmitter salgılayan nöronlar ve glial hücreler var. Yahut düşünürken bu düşünme eylemini yapan beyin değil, o beyne sahip olan bireydir. Ameliyatlarda gördüğümüz, dokunduğumuz beyin, elektriksel impulslar ileten nöral ağlardan oluşur, ne yapıyor diye içine baktığımızda ise yalnızca hücre içi ile dışı arasındaki elektrolit dengesini sağladığını ve bir takım iletici proteinler ürettiğini görürüz. Beyin düşünmez, görmez veya koklamaz. Sonuç olarak, düşünürken beyin yalnızca bağlantısal, hesaplamalı, elektriksel işlemler mi yapar? Bugünkü nörofizyoloji bilgilerimize göre evet, yalnızca bunu yapar. Fakat buradaki esas soru, fiziğin yasalarına uygun hareket eden beyindeki bağlantısal işlemlerin düşünceye veya kırmızı elmanın algısına nasıl dönüştüğüdür. İşte beyinde bunun cevabını bulamıyoruz. Meşhur nörobilimci Robert Stickgold’un ifadesiyle özetleyelim: “Alışıldık söyleme göre beynin bilinci tamamen açıkladığını söylüyoruz ama aslında açıklamıyor. Bir parça var ki onu hiçbir şey açıklamıyor.”
Kevser Hışıroğlu: Yapay zeka ile ilgili son yapılan bir araştırmada “Analizimiz, mevcut yapay zeka sistemlerinin hiçbirinin bilinçli olmadığını gösteriyor, ancak aynı zamanda bilinçli yapay zeka sistemleri oluşturmanın önünde hiçbir bariz engel olmadığını da gösteriyor.” şeklinde bir açıklama yapıldı. Yapay sinir ağlarının belirli bir karmaşıklığın üzerine geçtiği takdirde bilinç üretebileceği fikrine eleştirileriniz neler olur?
- Yakup Altuğ:Elbette Kant sonrası Frege, Hilbert, Russell gibi matematikçi ve mantıkçıların hazırladığı teorik arka plan es geçilmemek kaydıyla, yapay zeka projesinin başlatıcısı olarak Alan Turing’i saysak herhalde hata etmiş olmayız. Alan Turing, icad ettiği ideal Turing makinesi ile, Frege’nin matematiği formel mantığa indirgeyecek bir işaret dizgesi oluşturma projesini pratize etmiş oluyordu. Yani matematiğe ait tüm önermelerin veya fonksiyonların sadece 1 ve 0 kullanılarak ispatlandığı bir evrene imkan verme iddiasında bulunuyordu. Eğer aritmetiğe ait tüm önermeler bir işaret dizgesinde teoremler olarak ispat edilebilir, bu ispatlar da Turing makinesi ile temsil edilebilirse, insani bilinci taklid eden bir Turing makinesinin (bunu kabaca chat GPT gibi bir yapay zeka aygıtı olarak düşünelim) gerçekten de bilinç sahibi olduğunu söylemenin önünde hiçbir engel kalmayacak ve Turing tarihsel bir zafer elde edecekti. Ta ki genç mantıkçı Kurt Gödel “tamamlanmamışlık teoremleri”ni ortaya koyana kadar. Bu teoremler her işaret dizgesinin içinde ne kendisinin ne de değilinin ispat edilemeyeceği en az bir doğru önerme olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle hiçbir işaret dizgesi tam ve tutarlı olamıyor. Başka bir deyimle herhangi bir sistemin tutarlılığını ispatlayan önerme o sistemin içinde değildir. İşte bu noktada doğruluk ile ispatlanabilirliğin ayrıştığı, bir adım sonrasında ise makine ile insan zihni arasındaki farkın ortaya çıktığı yeri apaçık görebiliyoruz. Mekanik bir prosedürden bu türden bir önermenin ispatı istendiğinde bunun ispatını aramak için sonsuza dek çalışmak zorunda kalıyor, ta ki ispatı sistem içerisinde bulabilsin… Fakat insan zihni bu önermenin dizge içinde ispatlanamadığı halde doğru olduğunu sezgisel olarak anlayabiliyor. Gödel insan zihninin bu “doğaüstü” yeteneğini “matematiksel görü/sezgi – mathematical intuition” olarak isimlendirir. Burada doğaüstü tabirini bilerek kullandım, çünkü Gödel teoremleri, insan zihninin aritmetik yeteneğinin formel mantığı veya Turing makinesinin yaptığı tarzda bir doğal mekanizmayı aşan bir menşei olmasını dayatıyor. Dolayısıyla sezgisel aklın algoritmik olmayan bir doğaya dayanması gerektiğini söyleyen Penrose’a göre de yapay zekanın bilinç sahibi olması, algoritmik bir sistem olarak kaldığı sürece mümkün görünmüyor. Yapay zeka ve bilinç üzerine çok sayıda araştırma yapılmış ve büyük bir literatür oluşmuştur. Fakat konunun en güçlü argümanı olması nedeniyle Gödel teoremlerinden bahsetmemiz burası için yeterlidir sanıyorum. Gödel teoremlerinden gelen itirazlar “sonlanma problemi – halting problem” adı altında literatürde yer edinmiştir ve Turing’in projesine yönelik eleştiriler içinde kendisinin en çok ciddiye aldığı ve cevapsız bıraktığı tek eleştiri olabilir. Soruda bahsettiğiniz analizin ilk cümlesi genel kabul görmektedir. Şu ana kadar herhangi bir yapay zeka ürününün bilinç sahibi olduğuna dair bir emare yoktur. Fakat ikinci cümlenin, yani bilinçli yapay zekalar üretmenin önünde hiçbir engel bulunmaması noktasının biraz kafa karıştırıcı olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer biz nöral ağlar ile bilincin nasıl etkileştiğini zaten bilmiyor isek, önümüzde nasıl bir engel olduğunun da farkında olmayabiliriz. Göremediğimiz bir engelin aşılabilir olma ihtimali de sanki sağduyuya uygun gibidir, öyle değil mi? Halbuki Gödel teoremlerinden gelen nazari engeller hala olduğu yerde durmakta. Dolayısıyla pratik anlamda yapay zeka ile bilinç arasındaki boşluk doldurulabilir gibi görünse de akli veya teorik anlamda insan zihnine gömülü bir ilkeden kaynaklanan boşluk kendini hissettiriyor. Yapay zekanın bilinç sahibi olmayışının yalnızca teknolojik yetersizliğimizden kaynaklandığı ve gelecekte pratik engeller aşıldığı takdirde bunun mümkün olduğu sıklıkla dillendirilir. Fakat burada bahsettiğimiz argüman, pratik gelişimlerle aşılması aklen mümkün görünmeyen teorik bir argüman olması nedeniyle teknolojik ilerleyişten bağımsız, doğanın ve aklın/zihnin kendisine içkin bir engel çıkarıyor ortaya. Çünkü beyin ile bilincin nasıl etkileştiğini bilmediğimiz gibi, yapay zekanın da hangi yolla veya metodla bilinç kazanacağına ve birtakım deneyimler yaşayacağına dair hiçbir fikrimiz yok. Son yüzyılın en ünlü fizikçilerinden Schrödinger’in şu sözü aslında çok şey anlatıyor: “Renk algısı, fizikçilerin nesnel bir biçimde resmettiği ışık dalgaları üzerinden izah edilemez. Peki nörobilimciler, retina, optik sinir veya beyindeki süreçler hakkında daha bilgili olsalardı renk algısını izah edebilirler miydi? Hiç sanmıyorum.” Bu görüşü olduğu gibi yapay zeka projesine uyarlayabiliriz. Ne olursa yapay zekanın kırmızı bir elmayı “görebileceğine”, bunun yeter-koşulunun ne olduğuna dair bırakın hipotezi, bir tahminimiz bile yok. Sonuçta bilinç diye bir şeyden haberimiz olmasaydı, yalnızca beyin veya yapay zeka ağlarından yola çıkarak buradan bir bilinç açığa çıkması gerektiğini söyleyemezdik sanırım. Çünkü açık konuşmak gerekirse karmaşık bir sinir ağı ile buradan bir bilincin doğması arasında mantıksal bir zorunluluk yoktur. Bize her ne kadar var gibi gelse de… Burada yeri gelmişken hem de güncel bir konu olması hasebiyle kısaca mantığın doğasına da değinmek gerekiyor. Gödel teoremleri aslında gösteriyor ki isnan zihninin aritmetizasyonu modern dönemde yapay zeka projesi üzerinden kabul edildiği gibi analitik a priori önermelerle işlemiyor. Aksine görünün, yani üç boyutlu temsil ve tahayyülün devrede olduğu bir zeminde gerçekleşiyor. Bunu şundan dolayı söylüyorum; son dönemde modern formel mantığın klasik tasavvurlar ve tasdikler mantığını aştığı ve yürürlükten kaldırdığı şeklinde bir ezber söylenedurur. Ben bunu pek doğru bulmuyorum, çünkü bilgisayar bilimlerinde kullanılmak üzere geliştirilmiş formel mantığın insanın düşünüş-aklediş şeklini kuşatamayacağını zaten yukarıda anlatmıştık. İnsan zihninin düşünme yapısını tarif eden tasavvurlar ve tasdikler mantığının, bilgisayar bilimlerine mahsus olan modern formel mantık tarafından ne ihata edilmesi ne de aşılması bence söz konusu olamaz. Bizler bugün beyin araştırmalarında, özellikle Gerstmann sendromu gibi hastalıklarla ilgilenirken, görüyoruz ki insan beynindeki bazı bağlantı yollarının kusuru ile gelişen matematik yeteneğinde bozulma (akalküli) durumunun temelinde, gerçekten bu hastaların üç boyutlu uzaysal algısının bozulması yatmakta. O halde insan zihninin aritmetizasyonu, bilgi-işlemsel (computational) veya algoritmik formel mantığa indirgenemeyecek bir tabiata sahip olsagerektir. Çünkü beyin araştırmalarımız gösteriyor ki biz aslında matematiği hesaplayarak değil, görerek yapıyoruz. Gödel’in “matematiksel görü” dediği şey, bundan başkası değildir.
Kevser Hışıroğlu: Bilimin materyalist bir zeminde tetkik edilmesi onun doğasının bir gerekliliği midir? Bu anlamda canlı bilimini kimyasal ve fiziksel olaylarla izah etmeye dayanan biyolojik indirgemecilik gibi yaklaşımlarda tezahür eden boşluklar, henüz keşfedilememiş başka maddesel fenomenler mi yoksa metafiziksel alana geçiş sebepleri olabilir mi?
- Yakup Altuğ:Bilimin materyalist bir zeminde tetkik edilmesi, onun doğasının gereği kabul edilerek bilim yapılıyor bugün. Doğrudan algıladığımız yahut dolaylı ölçüm ve hesaplamalarla varlığına kanaat getirdiğimiz olgular dışındaki yargılarımız bilimsel kabul edilmeyecektir. Dolayısıyla biyoloji bilimi de özellikle Kant’tan bu yana canlı vücudundaki fiziksel ve kimyasal olayları betimlemekten ibaret varsayılmış, canlıyı cansızdan ayıran bir cevher var mıdır yahut can nedir, canlıyı canlı yapan nedir gibi sorular bilimsel anlamda cevaplanamaz kılınarak biyolojiye bilimsellik kazandırılmış durumda. Yani organizmaya yalnızca mekanizma cihetinden bilimsellik atfedilmekte. Bu haliyle bilimsel paradigmamızı Kantçı bilim anlayışı olarak özetleyebiliriz. Daha sonra bu tarzda bilimin nesnesinin yalnızca olgular olabileceği şeklindeki anlayış (matematiği istisna tutmak gerekir, her ne kadar matematiğin mahiyeti konusunda Kantçı felsefe karşıtlığıyla bilinseler de) Rudolph Carnap, Moritz Schlick gibi mantıkçı pozitivistler tarafından devam ettirildi. Bu durum hep böyle değildi elbette. Bilindiği gibi Aristoteles felsefesinin merkezindeki bilimsel disiplin biyolojidir. Aristoteles varlıkları kendiliğinden veya iradi olarak hareket edip etmemeleri bağlamında ruh (psyche) sahibi canlılar (bios) ve fiziksel unsurlardan oluşan cansızlar olarak ikiye ayırır. Bu ayrım organizma-mekanizma ikiliği şeklinde ortaya çıkar. Burada esas belirleyici nitelik hareketin kendiliğindenliği yani iradi oluşudur ve bu nedenle doğada varlık olmak bakımından esas varlık yani esas cevher bu hareketi sağlayan can veya ruhtur. Canlının hareketinin arkasındaki esas güç veya garantör güç olarak da tanrıdan (theos) bahsedilir. Ruhun kendisi duyumsananlar (aisthesis) alemine değil düşünülürler (noesis) alemine aittir, dolayısıyla canlının ilkesi olan cevher yani psyche cismani dünyada duyular ile algılanmaz, fakat aklen varlığına hükmedilir. Bu öyle bir hükmediştir ki varoluşsal hiyerarşide bir akledilir (noeta onta) olan cevheri, duyumsanır (aistheta onta) varlıkların üstüne yerleştirir. Dolayısıyla nazari bilginin en az duyusal bilgi kadar belirleyici olduğunu kabul eder. Doğal olarak Kant’ın saf aklın belirleyici bir unsur olmadığı yönündeki görüşünün aksinedir. Konuyu sadece metafiziğin merkezindeki filozof olarak Aristoteles’le sınırlamayıp çerçeveyi genişletirsek tarihte sihir, büyü, astroloji, ebced gibi bazı uygulamaların dahi doğa bilimleri çatısı altında incelendiği görülür. Kant’la beraber metafiziksel düşünüş biçiminin bilimsel alandan kesin olarak ayrılması, bilimin doğa bilimleri ve aritmetik ile sınırlı kalması sonucunu doğurdu.
Bugün biz yalnızca matematiksel tasviri yapılabilir olguları bilimsel alan içinde inceleyebiliyoruz. Dolayısıyla güncel haliyle bilimin metafiziksel anlamda tarafsız olduğunu söylüyoruz. Örneğin, Newton’un kütle çekim formülü gök cisimlerinin birbirlerini hangi oranda hangi hızda hangi yörüngede çekebileceğine dair görünen o ki epey kullanışlıdır, dolayısıyla bilimseldir. Einstein ise kütle çekiminin bir kuvvet olmadığını, uzay-zamandaki bir bükülme hali olduğunu ve bu bükülmenin kütle ile ilişkili olduğunu söyler, bu iddialar da bilimseldir. Ama her iki bilim adamı da mevcut bilimsel metodla kütle çekiminin neden var olduğuna veya nereden kaynaklandığına dair bir veri sunamaz. Çünkü bu, bilimin değil metafiziğin konusudur. Bilim kütle çekimi denen olguyu var kabul ederek matematiksel tasvirini yapma çabasıdır. Her ne kadar metafiziksel tarafsızlık atfetsek de bilim yerçekimi örneğinde olduğu gibi kendi nesnesine ancak “varlık” atfederek matematiksel tasvirini yapar, dolayısıyla metafiziksel bir temeli veya tarafı olmalıdır. Bilinç olgusu bu anlamda bilimi yapılabilirliği itibariyle sınırları zorlamaya devam ediyor.
Son yıllarda nörobilim kürsülerinde “bilinç bilimi” adı altında üretilen ve sunulan şeyler genel hatları itibariyle bilincin nasıl var olduğu, nereden kaynaklandığı gibi temel (aslında metafiziksel) soruları cevaplamaktan uzak nörolojik ve nörofizyolojik ürünleridir. Bana kalırsa felsefe tarihinin en eski ve büyük problemlerinden biri olan, gittikçe de büyüyen bir probleme dönüşen bilinç olgusunu bilimsel zeminde incelemeye açmanın bir yolu varsa, bu ancak bilimsel anlayışımızda devrimsel bir değişiklik ve genleşme yapmakla mümkün olabilir. Aksi halde bilimle metafizik arası gri zonun göbeğinde duran bilinç olgusunun metafiziksel anlamda tarafsız olan, olguların ölçümüne dayalı bir bilimsel çerçeve ile kuşatılması, nasıl ki bugüne kadar mümkün olmadı, bundan sonra da pek mümkün gelmiyor bana.
Kevser Hışıroğlu: Üstad Necip Fazıl bir eserinde, Avrupalı meşhur bir maddeci doktorun sözünü aktarır: “Ömrüm boyunca binlerce kadavra üzerinde otopsi yaptım, kadavraların her noktasını kesip biçtim; fakat hiçbirinde ruh diye bir şeye rastlamadım!” Ona cevap olarak da şöyle der: “Hangi yemekleri seviyorsan onları ömrün boyunca çatal bıçakla karıştır; bakalım bu aletlerle hiçbirinde lezzet diye bir şeye rastlayacak mısın?” Beynin bazı bilgisayar görüntülerini ‘uygulamalı metafizik’ yakıştırması yapan bir beyin cerrahı olarak sizin bu görüşe yönelik eleştirileriniz neler?
- Yakup Altuğ:Evet, Necip Fazıl Kısakürek verdiği örnekte adına ruh denen ve canlıyı canlı kılan cevher olarak kabul edilen prensibin maddi planda, ki bedende veya bedenin dışında herhangi bir maddi ortamda olabilir, aranmaması gerektiğini veciz bir teşbihle anlatıyor. Çünkü bir önceki sorunun cevabında kısaca değindiğimiz gibi, can veya ruh dediğimiz şey klasik metafizik geleneğinde duyulurlar alemine değil düşünülürler alemine ait bir ilkedir. Tabi canlılığını ya da ruhunu kaybetmiş bir insan bedeninde yani kadavrada ruhu aramak meseleye zaten mantık hatasıyla başlamak olurdu. Başka bir örnekle meseleyi biraz daha açabiliriz. Kanadalı efsane beyin cerrahı Wilder Penfield, beynin elektriksel yolla uyarılabildiğini keşfetti ve beyin ameliyatlarında hastalarının beynini bu yolla uyararak beyin kortekslerinin işlevsel haritalarını çıkardı. Beynin belirli yerlerini uyararak belirli vücut bölgelerinde belirli hareketleri tetikleyebiliyordu. Vücudun çeşitli yerlerinin, sözgelimi kolların veya bacakların veya yüz mimiklerinin beyinde ilişkili olduğu bölgeleri elektriksel uyarımla belirleyerek ameliyatlarda bu bölgelerin zarar görmelerini engellemeye çalıştı. Bu yöntem bazı beyin ameliyatlarında daha gelişmiş haliyle günümüzde de kullanılmaktadır. Penfield, çalışmalarının sonunda şunu söylüyordu: “Hastaların beyinlerinin belli yerlerini uyararak onlara her şeyi yaptırabildim, fakat hiçbir yer bulamadım ki o bölgeyi uyardığımda hastada bir eylemi yapma isteği uyandırabileyim.” Penfield aslında beyinde özgür iradenin bir yerde yerleşip yerleşmediğini, en azından özgür irade ile ilişkilendirilebilecek bir bölge olup olmadığını sorguluyordu, ve sonuçta böyle bir yer olmadığını söylemek zorunda kalmıştı. Gerçekten de özgür irade ruhun veya benliğin bir bileşeni ise beynin bir bölgesine veya tamamına indirgenemez gibi görünüyor. Bedenden ayrı bir cevher olduğunu kabul ettiğimizde de bu cevherin bedenle nasıl etkileştiğini anlama problemi ortaya çıkıyor ki klasik felsefede beden-zihin ikilemi olarak bilinir. Descartes bu iki tözün beynin küçük bir bölgesi olan pineal bez yoluyla etkileştiğini söylemişti, fakat kolayca anlaşılacağı üzere problemin merakla beklenen çözümünü üretemedi. Diğer bir kısım araştırmacılar ise materyalist bilinç teorisine bağlı kalarak özgür bir iradenin var olmadığını, özgürlüğün yalnızca bir yanılsama olduğunu iddia ettiler. Bilinç denen şeyin beyinden başka bir şey olmadığını, içinde yaşanan dünyanın algılarını ise beynin bir yan ürünü, var ‘mış’ gibi duyumsanan illüzyonlar olduğunu savundular. Tabi bu görüş de yukarıdan beri bahsettiğimiz ve daha başka gerekçeler nedeniyle kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. Modern bilimsel yaklaşımın sınırları içinde kaldıkça bu problem söz konusu olduğunda aynı şeyleri söyleyip durmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Çünkü böylesine zor bir problemin çözümü için bilimsel paradigmamız bize yeterince geniş bir teorik alan açmıyor. Yine Penfield’ın cümleyi sonlandırdığı gibi bu bölümü sonlandırabiliriz: “Bilinçli yaşamın beyindeki sinir hücresi aktiviteleri temelinde açıklanmasının daima imkansız kalacağı kesin gibi görünmektedir. İşte tüm bu nedenler yüzünden varlığımızın iki(nci bir) temel unsura (da) dayanarak açıklanabileceği şeklindeki öneriyi seçmek zorundayım.”
Kevser Hışıroğlu: Vaktinizi ayırdığınız ve ilminizi istifademize sunduğunuz için çok teşekkür ederiz.
- Yakup Altuğ: Rica ederim, ilginiz için ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar.
SON KIVILCIM DERGİSİ, SAYI:5
