Yirmi küsür ailenin servetinin sekiz milyar insanın servetinden daha fazla olduğu bir dünyanın iktisadî sistemi olan kapitalizmin “medenisi” olur mu? Yahut, medeniyeti, kendi ve benzerleri için…
Hani- “dıdısının dıdısı” şeklinde değil de “Her şeyin bir şeyle, bir şeyin her şeyle alâkası vardır!” hikmeti mûcibince Batı dillerinde “sermaye” anlamına gelen “kapital” kavramından mülhem olarak “Kapitalizm” diye adlandırılan iktisadî sistemin doğuşu ve gelişmesi hakkında nisbeten doğru dürüst bir tahlil ve mülâhaza yapabilmek için kapitalizmi doğuran sebeplerden birisi ve en önemlisi olan emperyalizm ve onun keşif birliği ve tahıl ambarı vazifesini icra eden oryantalizmi de tanımak gerektiği, mâlûm.
Bugün birçok çevre tarafından her ne kadar sadece “sömürgecilik” olarak anlaşılsa yahut sadece bu mânaya ıtlak edilse de lügatte Emperyal “İmparatora ait, İmparatorla ilgili, Sultanî” olarak, Emperyalizm ise “İmparatorculuk; sınır genişletme, yayılma hırsı, istilâ siyaseti… Başka ülkeleri ve insan topluluklarını siyasî, iktisadî ve kültürel bakımdan tesir altına alma faaliyeti; sömürgecilik, müstemlekecilik, yeni sömürgecilik” şeklinde târif edilmektedir.
Bu anlam çerçevesinde ve Batılı bir anlayışla tarihin her devrinde, bizim öz tâbirimizle “Cihan Devleti”, Batı’nın tâbiriyle İmparatorluk yahut yeni versiyonuyle “Süper-Küresel Güç” olan her devleti “emperyalist ve sömürgeci” olarak tavsif etmenin hiçbir mahsuru olmaması icabeder. Yâni Sezar’ın Roma İmparatorluğu ve Makedonyalı İskender’in Yunan İmparatorloğu da, Atilla’nın Büyük Hun Devleti ve Kayı Boyu’nun Osmanlı Devleti de Batılı bir anlayış çerçevesine göre değerlendirildiğinde emperyalist ve sömürgecidir. Lâkin Doğulu bir anlayışla husûsiyetle de İslâmi bir anlayış bakımından her Cihan Devleti bu şekilde tavsif edilemez. Çünkü, Hıristiyan Batı’yı kısmen sadet dışı tutacak olursak Roma ve Yunan’ın Cihan Hâkimiyeti dâvası husûsiyetle “arza mıhlı” bir ideal iken Osmanlı Devleti’nin Cihan Hâkimiyeti ideali, İ’lâ-yı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem dâvası güder. Hattâ Büyük Hun İmparatoru Atilla dahi bu “Kut”un (üstün güç… İlahi rahmet) kendisine -dünyayı âdil bir şekilde sevk ve idare etmek için- Gök Tengri tarfından verildiğine inanır…
Paganist Batı’da ve bunun tesirinden bir türlü tam olarak kurtulamayan Hıristiyan Batı’da meşhur “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya!” şeklinde deyişten de anlaşılacağı üzere tarihin belli zamanlarında papanın krallara hükmetmesi gibi arızalar bir tarafa, pagan ve hıristiyan rahiplerin her ne kadar krallarla diyalogları olsa da hem paganlık hem de hıristiyanlık dönemlerinde din ve devlet işleri birbirinden ayrıdır, ayrı olmasına özen gösterilmiştir. Netice olarak Fransız İhtilâli ile nevşü nema bulan laiklik, dini devletten tamamen ayırmıştır. Doğu’da ise din ve devlet işleri ya birbirine bitişik yahut din tamamen devletten, devlet de tamamen dinden uzak değildir. Meselâ Japonya’da Mikado-Kral, devleti yönetir, Şogun-Rahip ise kralın hemen yanı başında saf tutar, dini kaideleri hatırlatır. Eski Türkler’de Başbuğ, Moğollar’da Cihan Güşa, “Gök Tengri tarafından imtiyazlandırılmış.” olarak kabul edilir ve Kam-Şaman -çapınca- göğün rızasını gözetir.
Kur’an-ı Kerim’de birçok ahkâm âyeti ve “Sizden olan Ulu’l-Emr’e itaat ediniz!”meâlinde ölçü ve “Sultan, Allah’ın yeryüzünde (adâleti sağlayan) gölgesidir!” şeklinde ölçülendirmeler, vâkıayı bir esasa bağlamakta ve din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmaması gerektiğine işaret etmektedir…
Emperyalizmin “sömürgecilik” mânasında kullanılmasına gelince, kavram bu şekilde de kullanılmış yahut zaman içinde evrilmiştir ve dolayısıyle Emperyalizmin bir nevî sömürgecilik olduğu iddiası hakiki bir vâkıadır. Bugün dünyanın neredeyse tamamını iliklerine kadar sömüren İngiliz ve Amerikan emperyalizmi bu sömürüyü hem Amerika kıtasının yerli halkı olan Kızılderilileri hem de Afrikalı Karaderili insanları katletmeye ve köleleştirmeye, akabinde denizaşırı istilalara, zorbalıklara ve oryantalizm vesilesiyle çeşitli milletlerin irfanının damıtılarak Batı’nın faydasına olmak kaydıyle ithâl edilmesi ve bilimsel araştırma ve teknolojik icadlara borçlu olduğu gibi, özellikle Cizvit tarikatına mensup olan misyoner papazlar vâsıtasıyle Hıristiyanlığı ihraç etmeye de borçludurlar. Bu şunun içindir: Emperyalizmin yayılması ve diğer milletlere tahakküm edebilmesi için yerli işbirlikçilere ihtiyacı olduğu gibi bir ideolojiye, bir dine de ihtiyacı vardır. Ramazan Kurtoğlu bu vâkıayı şu şekilde özetler:“Batı emperyalizminin nasıl çalıştığını gösteren en güzel örnek dindir. İngilizler özellikle Afrika’nın büyük bir kısmını ve Avustrayla’daki kanuni norm ve süreçlerini, dilini, ticaret biçimini ve hatta garip kriket oyununu Hıristiyanlık üzerinden miras bırakmışlardı. Fransızlar koloniler üzerinde Roma Katolik kilisesini yerleştirdikten sonra daha etkili olmuşlardır. İspanyollar Amerika kıtası ve Filipinler’de Hıristiyanlığı kullanarak buradaki ülkelere Hispanik mirasını bırakmışlardır.” [1]
Emperyalizm, bir milleti sömürmek için o millete mensup olan gerek din adamı, gerek politikacı olsun yerli işbirlikçileri alabildiğine kullanır. Fanon’a göre: “Afrika devletlerinde parti yöneticileri âdi bir zaptiye gibi davranarak halka hizaya gelmesini ve sesini kesmesini hatırlatırlar… Afrika’nın gerçek hainleri bu devlet adamlarıdır. Çünkü Afrika’da ülke topraklarını en acımasız düşmanlarına satan bu adamlardır… Parti genellikle bir çete gibi düzenlenmiştir. İçlerinden en kabadayı olanı yönetimi elinde tutar.”
Batılı düşünür Seeley “Emperyalizm, açık bir biçimde, modern İngiliz tarihinin büyük gerçeğidir.” der. Seyyit Ahmet Arvâsi ise bununla birlikte “Sovyetler Birliği, maskeli bir “Slav emperyalizminden” ibarettir… İsviçre; “Beynelminel bir siyaset piyasası ve devletlerin alınıp satıldığı bir borsa’dır.” [2]der.
Bilindiği gibi “sömürgecilik” tarihi, İkinci Cihan Harbi öncesi ve sonrası olarak iki kategoride tasnif edilir. Birincisinde sömürgeci, doğrudan doğruya vâlisiyle, askeriyle, akademisyeniyle, misyoneriyle ve tâciriyle sömürge topraklarında “kendisine boyun eğilen bir hükümdar” gibi hareket eder. Buradaki sömürge vâlisi ve askeri, kral adına; akademisyeni, akıl ve bilimsellik adına; hıristiyan misyoneri ise Tanrı ve-veya Kilise-Papa adına konuşur. Bunun sebebi ise Batı’nın âdeta vazgeçilmez bir ilke ve prensibi hâline getirilmiş olan (tekrarda fayda var) “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya verilir!” sözüdür. Belli bir dönemde bazı papaların krallara dahi hükmetmesi istisnaları bir tarafa son tahlilde Batı, Hıristiyanlığa devlet kontrolünde sınırlı bir hayat hakkı tanıdıktan sonra “din ve siyaseti” yahut “din ve hayatı” birbirinden ayrı değerlendirmiş; siyaseti, devlete ve sosyal hayata adapte etmiş, dini ise kiliseye ve vicdanlara hapsetmiştir. Tahrif edilmiş muhtevasında İncil’in, İsa (a.s.)’nın yeryüzü değil, “Gökyüzü Krallığı”ndan bahsetmesine rağmen papalığın defaaten Haçlı Seferi düzenlemesi, ayrı bahis.
İkincisinde ise sömürgeci, bulunduğu topraklarda hâkimiyetini sürdürebilmek için yerli işbirlikçileri; satılık kabile şeflerini, sahte tarikat liderlerini, sahte din adamlarını, ayrılıkçı mezhep gruplarını, menfaatçi etnik grupları ve taklitçi müstağribleri kullanır. Medya, internet, top, pop, eğlence, sinema, ne varsa hepsi, hâkimiyetini pekiştirmek için didinip duran sömürgecinin, “kullanma sahası”na girer.
Bugün dünyayı iliklerine kadar sömüren Batı (İngiltere, ABD, Fransa vb.) bütün zaferlerini katliam ve yağmaya borçludur. Eski Yunan Demokrasisi dahi bir avuç insanın hâkimiyeti için yüzbinlerce insanın hürriyet hakkının elinden alınıp köleleştirilmesine dayandığı gibi bu demokrasiyi tatbik edenler birkaç seçkin-aristokratik ailedir ve bunlar bu vazifeyi sırayla ve eşit süreyle ifâ ederler, hattâ bugün İngiltere’de olduğu gibi, başlarında (Senatonun üstünde) bir Kral vardır.
İnsanların köleleştirilmesi hâdisesi Batı’nın Orta Çağ’ında da haddinden fazladır. Meselâ “Yalnız 1486-1641 yılları arasında yılda ortalama dokuz bin hesabıyla sâdece Angola’dan 1.384.000 köle getirilmişti. 1580 ile 1680 arasındaki yüzyıl içinde, Angola ve Mozambik’ten Brezilya’ya bir milyondan fazla köle taşındı… Üç buçuk yüzyılda (köle ticaretinin devam ettiği süre) Afrika’dan milyonlarca zenci köle taşındı. Bu miktara, yola çıkmadan önce ölenler de eklenirse akıl almaz toplamlara varılır… Böyle bir kanamaya kıtanın nasıl dayanabildiği merak konusudur.”
Gerek Emperyalizm gerekse Sömürgecilik olsun sâdece “Daha çok malım-mülküm olsun, yan gelip yatayım!” hesabı gütmez, bununla birlikte bütün insanlığı tahakküm altına almayı ister ve bunun için her türlü dini ve ideolojiyi kullanmaktan çekinmez. Bu tahakkümü adamakıllı icra edebilmek için rakiplerine ve sömürgelerine gözdağı verir; hemen her ülkede askerî üs bulundurmaya gayret eder, bulundurur. ABD’nin dünyanın 130 küsür ülkesindeki askerî üssü olması buna dair bir misâl olarak yeter.
Ateşe attıkları Ukrayna’yı dahil etmek istedikleri NATO dedikleri güç de şurada dursun.
Sömürgeciliğin ne olduğuna dair olarak bu kısa çerçevede hani- “Anti-Emperyalistlik” sadece İngiltere, ABD ve Fransa sömürgeciliğine karşı olmak; fakat önce Sosyalist sonra Ortodoks Slav Rus ve Maoist Konfüçyenist Çin emperyalizmini hattâ her ne kadar genel itibariyle değil, şimdilik, Kültür Emperyalizmi bakımından Vehhabiliği ve Şiiliği ihraç eden kripto Mecûsi Fars ve Suudi Arabistan’ı görmemezlikten gelmek yahut bunların herhangi birisinin kuyruğuna takılmak demek değil; lâkin önce “kendin” olmaktır. Zira insan ancak kendini tanıdığı kadar düşmanını tanıyabilir, tanımlayabilir, taktik ve strateji geliştirir.
Düşmanını kısmen tanıma bâkımından kısaca şu: Hıristiyan Batı Medeniyeti bütün oluş ve buluşlarını, icad ve istilalarını ve dolayısıyle bugünkü dünya hâkimiyetini her şeyden önce emperyalizme ve tahıl ambarı olan oryantalizme borçludur. Bir nevî Haçlı Seferi diyebileceğimiz Rekonkista (yeniden fetih, yeniden ele geçirme) ile İber Yarımadası’nda müslümanların varlığına son vererek Kurtuba-Endülüs irfan hazinelerinin yağmalanması da meselenin cabası.
ORYANTALİZM
Batı emperyalizminin istilalarını borçlu olduğu Oryantalizm nedir?
Büyük Muztarib Cemil Meriç’ten kısaca süzelim: “Orient” neresi? Yine Larousse’a başvuralım: Avrupa’nın batısına kıyasla doğuda bulunan ülkelerin bütünü: Asya, Mısır’ın hatta Avrupa’nın bir kısmı. Bununla beraber Akdeniz’de sınırları olan ülkelere daha çok “levant” denilir.
“Oryantalizm: Sömürgeciliğin keşif kolu parlak bir formül ama her genelleme gibi hakikatin ancak bir kısmını belirtiyor… Oryantalizm elbette ki yalnız bu değil. Târifi son derece güç olan bir disiplinler bütününü herhangi bir slogana hapsetmek imkânsız. […] XIX Asrın üniversal sözlüğü şöyle diyor: Doğu kavimlerine ait bilgilerin bütünü: Felsefi görüşleri veya yaşayış tarzları, Doğu dillerinin ilimlerinin, törelerin, tarihin incelenmesi. […] Oryantalizm yeni bir ilimdir. Çağdaş bir kâmus da şu bilgileri veriyor. “Doğuya ait nesneler ve Doğu dilleri ilmi…”
“Oryantalizmler cömert tecessüsün insan düşüncesine kazandırdığı fetihler değil, çok defa kapitalizmin emellerini gerçekleştirmeğe yarayan birer keşif koludurlar. Kapitalizm sömürmek için tanır… Oryantalizm Avrupa’nın sefil menfaatlerine giydirilmiş tülden bir elbisedir.”
Çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi Oryantalizm, Batı’nın Doğu üzerindeki sömürgeci emelleri için vazgeçilmez bir vâsıtadır. Batı, Doğu üzerinde otoritesini Oryantalizm ile kurar, kurmak zorundadır. Ekseri oryantaliste göre bütün dünya olduğu gibi, Doğu da Batı içindir…
Oryantalizm, araştırma ve bilgi, belge ve müşâhedeye, birazcık da akıl ve şeytanî zekâya dayanır. Bunun için dünyanın her köşesine okul açmak gerekmektedir. Vatikan’ın Opus Dei tarikatı dahi ilk öğretim ve lise bir tarafa, dünyada yüzlerce üniversite inşa etmiştir. Hattâ Edward Said’e göre: “1850’den itibaren bütün büyük Avrupa üniversiteleri Doğu bilimleri üzerinde güçlü kürsüler kurmuşlardı… Tüm Oryantalistler istisnasız biçimde kariyerlerine filolog olarak başladılar… Ortak bir akademik girişim olan Oryantalizm, Doğu hakkında belirli tutucu görüşlerden hareket eden bürokratik bir kuruluş ise Doğu’da bu görüşe hizmet eden kişiler T. E Lawrence gibi imparatorluk ajanlarıdır.”
Hemen her oryantaliste göre sömürülen her milletin “orijinal” kültür kaynakları ya yerin yedi kat derinliklerine gömülerek yahut başkalaştırılmak suretiyle Batı medeniyetine hizmet ettirilerek etkisiz hâle getirilmelidir. Diğer kültür ve medeniyetleri etkisiz hâle getirme işlevi sömürgeleştirilen aydın vâsıtasıyla sürdürülürse, Batı gayesine daha rahat ulaşır. O yüzden oryantalistler tarafından Doğu üniversitelerinde ders verme, hattâ Doğu’da kendi üniversitelerini kurarak yerlileri “sirk terbiyecisi” sıfatıyla eğitmek, oryantalistlerin görevidir. Senegalden Pakistan’a kadar sayısız üniversitede ders veren oryantalistler Batı standartlarına göre düşünen ve hareket eden bir hayli Doğuluyu “aydın” sıfatıyla yetiştirmiştir. Artık, Doğu topraklarında yaşayan gariban yerli halk-millet, oryantalistler bir tarafa, bu aydınların ihaneti ve dolayısıyle taklitçi kültür bombardımanı altındadır ve başkalaştırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlikeden hemen hiç kimse azade değildir.
Münzevîliğe gelince; münzevîlik mi kaldı!..
Doğu mekteplerinde öğretim üyesi olan her oryantalist için, ders verdiği talebelerin mensup olduğu millet, bağlı bulunduğu din ve sahip olduğu kültürel birikimin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan şey, talebelerin bu üniversitelerden mezun olduktan sonra sahip olacağı düşünce şekli ve hayat tarzıdır. Meselâ “ömrünü İslâm’ın incelenmesine ve araştırılmasına harcamış olan” her oryantalist, Doğu’lu talebelere İslâm hakkında teferruatlı bir kütüphane nezâretinde bilgi sunar. Bu bilgilerin ekseriyeti ya kendi uydurdukları bilgileri, yâni “bilgi kirliliği”ni ihtiva eder yahut geçmişte hâlledilmiş meselelerin sanki “hâlledilme-miş” gibi yeniden tasarlandırılarak tekrar tartışmaya açılmasına ve cemiyetin bunlarla meşgul edilmesine kapı aralar. Meselâ “Buhari’de uydurma hadisler var!” yahut “İmam-ı Gazâli’nin İhya’sında hadis kaynakları gösterilmemiş, çoğu uydurma!” yaftasıyle derin bir tartışma başlatılır. Cemiyetin bir kısmı da ister istemez bu tartışmaya dahil olur. Lâkin bu “derinlik” başta müstağribleri olmak üzere, köklerinden kopan-kopartılan ve mâziyi bilmeyen hemen herkesi yutar. Oryantalistler bunların bazılarına ip atıp yukarı çeker, kontrolden çıkanı beter eder, vesair.
Sanki bugünkü cemiyet Buhari veya İhya gibi kitaplar nezaretinde sevk ve idare ediliyormuş gibi.
İddia ediyorum! Cemiyet bu ve benzer kitapları orijinalinden yahut mükemmel sadeleştirme tekniğiyle basımı yapılanları okuyup bellese ve adam gibi amel etse bugünkü vaziyetten bin kat daha iyi olur…
Batı üniversitelerinin ekseriyetinde İbn-i Haldun’un adını anmadan sosyolojiden bahsetmek, abestir; “felsefeyi mahkûm eden” İmam-ı Gazâli’yi tanımayanı adam yerine koymazlar. Dolayısıyle Oryantalist tecessüs olmasa Dekart “aklın idaresi için kurallar”ın ne olduğunu felsefî bir lisanla Batı’ya hediye edemezdi… Hegel teolojiyi “idealizme” bağlayamazdı… Marks “diyalektik materyalizmi” kitlelere bir “ideoloji” olarak takdim edemezdi… Niçe “Ubermen-üstün insan” felsefesine ulaşamazdı… Carrel “İnsan Denen Meçhul” adlı eserini nisbeten doğru bir şekilde takdim edemezdi.
Oryantalizmde hedef, Avrupa’nın Doğu’da zafer kazanmasıdır. Bunun için Salvain Levi: “Görevimiz Doğu uygarlığını anlamaktır.” dedikten sonra “Asya Müzesi” kurulması gerektiğinden bahseder. Nihâyet kurulan bu müzeye -bir kısım sanat eserleri de dahil olmak üzere- Doğu’nun bütün irfan hazinesi taşınır. Batı’nın nazarına sunulan bu hazine yine Batılı aydınların idrak nazarına göre tahlil ve mülâhaza edilir ve akabinde tenkid edilerek “Batı, Doğu üzerine hâkimiyeti nasıl sağlar?” bunun rehabilitesi yapılır. Öyle ki bu rehabilite neticesinde vehim ve hezeyanlar dahi “akıl ve bilimin öngörüsü” diye takdim edilmeye kalkışılır. Batı’nın bu takdimi ekseri müstağrib tarafından kabul görür. Fakat, bir kısım ehl-i irfan ve iman, oryantalizmin peçesini yırtar ve orijinal irfan hazinesini köklerindeki usûl ve kaidelere nisbeten tahlil eder. Hakikatleri bir bir meydan yerine serer. Bu cehd ve tahlil, her zaman Doğu üzerinde hâkim olmak isteyen Batı tarafından endişe ile karşılanır. Ehl-i iman ve irfan tarafından imbikten geçirilen irfan hazinesinin “olduğu gibi bulunması” ile birlikte oryantalizm “fâş” edilir. Hakikatler bir bir “aslına irca” edilir. Batı yine boş durmaz ve “fâş edilen” oryantalizmin yerine neyi ikâme etmek gerektiği üzerine kafa patlatır. Şöyle ki: UNESCO Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü adı altında “Dünya Ortak Mirası” yaftasıyle, AİHM; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi adı altında “Evrensel Hukuk” yaftasıyle, WHO; Dünya Sağlık Teşkilatı adı altında “Sağlıklı Toplum” yaftasıyle, BM; Birleşmiş Milletler adı altında “Dünya Barışı” yaftasıyle, vb. kurum ve örgütleriyle dünyayı sevk ve idare etmek ister, ekseriyetle eder de.
Bir ideoloji, bir sistem yahut herhangi bir meta etkisini kaybetmeye veya demode olmaya başlayınca ona destek olabilecek veya yerini doldurabilecek yeni bir şey takdim etmek,Batı’nın büyük becerileri arasındadır.Emperyalizmin yeni dildadesi Liberalizm ve Kapitalizm bu donanım ve süreçle birlikte doğar.
LİBERALİZM ve KAPİTALİZM
Liberalizm; herkese düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünün tanınmasını ve devletin bireyler, sınırlar ve uluslar arasındaki ekonomiye karışmamasını isteyen siyasal ve iktisadi öğreti.
Kapitalizm; üretim araçlarının özel mülkiyetini savunan ve bunları kâr amacıyla işletilmesine dayanan iktisadi sistem. Serbest piyasa ekonomisi olarak 16. yüzylda ortaya çıkmıştır.
Latince sözcük olan kapital, anapara yahut sermaye demektir. Serbest piyasa ekonomisi ve rekabet, kapitalizmin başlıca özelliğidir (yerseniz).
Meselâ (hem de suikastle-tasarlanarak) Özdemir Sabancı hattâ Üzeyir Garih neden katledildi?
1789 Fransız İhtilâlinden önce İngiltere’de Protestanlar, “Liberalizm” mefhumunu ortaya attılar. Liberalistler bütün din savaşlarını, “ibtidaî bir aptallık” olarak görüyor, Kutsal Kitabın tenkidini yapıyor, din adamlarının statülerinin kaldırılmasını talep ediyorlardı. Netekim, kökleri Kâdim Yunan’a dayanan ve Demokrasi ile idare edilen ve Cumhuriyet tâbir edilen bir rejim kuruldu. Daha sonra Liberallerin ziyade derdi, ticaret ve endüstri oldu. Dolayısıyla “sömürgecilik” liberallerin biricik gayesi oldu; siyasete daima arka plânda hâkim olmayı tercih etmekle birlikte, siyasi faaliyetlerin içerisinde rol alan aktif ve etkili şahıs ve zümreleri daima bulundu…
Oscar Wilde, kapitalizmi “Tanrı’nın var olduğunu söyleyip yok gibi davranan sistem.” olarak târif eder. Hyman Minsky “İstikrarsızlık, kapitalizmin tabiatında mevcut olan kaçınılmaz bir kusur.” der.
Waber, kapitalizmi “Siyasal Kapitalizm”,“Burjuva Kapitalizmi”şeklinde ikiye ayırır. Siyasal kapitalizmde kâr olanakları, savaş hazırlığı ve sömürüsüne, fetihlere ve siyasal yönetimin nüfuz tekeline bağımlıdır… Serüvenci kapitalizm, hazine bulmak için karizmatik önderlerin emrinde yabancı ülkelere yapılan akınlardır… Emperyalizm, kapitalizmin son merhalesidir. Kapitalizmin ideolojisi Liberalizmdir…
Gabel’e göre “kapitalizmin püritenlerden aldığı ideolojik armağan, rasyonalite değil, eşyalaşmadır. Tekelci kapitalizm kurbanlarını sâdece kendisine bağımlı olanlardan seçmez, öyle ki her birimiz şimdi değilse bile başka bir zaman kapitalist ilişkiler ağına yakalanabiliriz…”
Şaka değil. Bu “ilişkiler ağı” o kadar komplekstir ki kapitalizm, cola, hamburger, cips gibi gıdalarla mideden girer, sinema, müzik, tv, internet gibi iletişim araçlarıyle ruhları iğfâl eder. Kapitalizm, baş düşmanlarını dahi bu “ilişkiler ağı” ile kıskıvrak yakalamıştır. Meselâ 1917 Bolşevik Devrimi, Hazar petrollerini işletme ve pazarlama imtiyazını Standart Oil adlı şirkete vermiştir. Bu şirket, kapitalistin daniskası olan ünlü Mûsevi iş adamı Rockefeller’e aittir.
Hani Komünizm, Kapitalizmin düşmanıydı ya!..
Kapitalizm aslında Komünizm, Faşizm, Nazizm, Anarşizm gibi rejim-sistem çapında belli-başlı ilke ve prensipleri olan bir ideoloji değildir ve buna ihtiyacı olmadığı gibi hassas ve vazgeçilmez inançları da yoktur. Hep “daha çok kazanmak” ister, her din ve ideolojinin kalıpları içinde, “işini yürütmeye” bakar. Bu çerçevede kaptalizm; vicdanı olmayan her din ve ideoloji tarafından kullanılmaya da müsaittir…
İktisadi kapitalizmde küreselleşme “bir kısım zenginin, insanları iliklerine kadar sömürerek daha çok para kazanmasına” yol açmıştır. Kültürel kapitalizmde ise küreselleşme, Batılı ve Batılılaşmış taklitçi yerli aydının marifetine (!) kalmıştır. Her şeye rağmen köklerini hatırlayan, mâziden kopmayıp “yerli kalan”, hele hele hakikatleri bir bir aslına irca eden bir aydın, hiçbir kapitalistin de oryantalistin de işine gelmez.
“Ben bu medeniyetin sesi olmak istiyorum!” diyen Büyük Muztarib Cemil Meriç’ten icmâlen:
“Kapitalizmin belirleyici vasfı, üniversal olması. Ham madde dünyanın dört bucağından gelir ve dünyanın dört bucağına gider. Anarşi içindedir. Plânlanmış değildir, çünkü ünüversaldir… Kapitalizmin ilk vasfı egoizmdir… Kapitalizm, yaşamak için sömürmek mecbûriyetindedir. Avrupa medeniyeti Asya’nın sömürülmesine bağlı… Kapitalizmi savunanlar hep liberalizmin kutsal ilkelerini öne sürerler, bunlar da şu düsturda ifadesini bulur: Şanslılar şansızlara zulüm yapmaktan alıkonulmamalıdır… Liberalizm, Fransız Burjuvazisinin iktisadi menfaatlerinin ifadesidir.”
Her dünya görüşünün iktisadî ve siyasî, askerî ve kültürel, sosyal ve hukukî usûl ve kaideleri vardır. Kapitalizmin siyasi görüşü liberal demokrasi, hukuku ise sekülardır. Askeri acımasız, kültürü ahlâksızdır. Sosyal ilişkileri zayıftır “altta kalanın canı çıksın!” modundadır. Patron işçiyi ezer, işçi patrondan çalmaya bakar. Hürriyet ve eşitlik çığlıkları sokaklarda yankılanır. Sokaklar taşarsa, zindanlarda…
Marxsist-Materyalist Diyalektik temelinde ekonomi “herşeyin ölçüsü” olarak görülür. Uygulamada kapitalistlerin de “ekonomi”ye marksistlerden farklı gözle baktığı söylenemez… Ekonomik sıkıntının ruhî faaliyetleri etkilediği de -adamına göre- elbette inkâr edilemez. Bunun farkında olan Guziot, Burjuvalara: “Zenginleşin, işçilerden daha çok vergi alın, düşünemesinler!” der.
Seyyid Ahmed Arvasî kapitalizm hakkında şunları söyler:
Üretimin vazgeçilmez unsurlarından biri de “sermayedir”. Batı dillerinde “sermaye” kelimesi yerine “kapital” kelimesi kullanılır. […]Çağdaş ekonomistler sermayeyi, “insanlar tarafından üretilmiş üretim araçları” olarak tarif ederler.” [3]
Kapitalizm, sermayeye sahip olma konusunda “özel mülkiyetçiliği”, komünizm “kollektif mülkiyeti”, faşizm “devlet mülkiyetini” esas alır, yoksa hiçbiri sermayenin önemini ve değerini küçümsemez.” [4]
İslam ekomomi sisteminde devlet de cemiyetler de şahıslar da “müteşebbis olarak ekonomik faaliyetlere katılma hakkında sahip olduğundan bu birimlerden her biri, meşru olmak şartı ile “sermaye” edinebilirler. [5]
Karl Marks “Ekonominin Kritiği” adlı kitabında, ekonomiyi sosyal ve kültürel hayatı biçimlendiren tek ve bağımsız bir faktör biçiminde ele alır. Ona göre “sosyal şuurun belirli şekillerini karşılayan kanuni ve politik üstyapılar, hep bu gerçek temel” durumunda bulunan üretim ilişkileri üzerine kuruludur.”[6]
Materyalizm, ister “kapitalizm” ister “komünizm” maskesini takınsın, insanın beynine, adalelerine ve güçlerine daima “üretime katkısı” açısından değer biçer. Onlar “düşünen, bilen ve inanan insan” (homo sapience) yerine “alet yapan insanı” (homo faber’i) ve “ekonomik insanı” (homo economicus) tercih ederler. [7]
Liberalizm, Kapitalizm ve Kömünizm iktisadı, insan cemiyetlerini yönlendiren, idare eden, kontrolü altına alan en etken belirleyici bir “güç” olarak görür. Bize göre ise iktisad, belirleyici bir “güç” olmaktan daha ziyade çoğu zaman siyasî ve askerî “güç”ün irtibat veya kontrolünde belirleyici bir “güç” olabilir ancak. Buna dair bir misâl olarak petrol zengini bazı Arap ülkelerinin -bölgesellik ayrı bahis- dünyayı yönlendiren düşünceler hakkında neredeyse hiçbir belirleyici etkileri olmadıkları gibi, dünyayı idare eden siyasiler tarafından nasıl bir kukla gibi kullanıldıklarına bakmak yeter!..
Komünizm de kapitalizm gibi, “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen şeytani komplonun bir koludur ve Moskova-Pekin çıkışlı değil, merkezi Paris, Londra ve New York’tur; buradaki mâlûm ve mel’un güç odaklarının maşasıdır. Komünizm ve kapitalizm Paris ve Roma’da katolikliğin, Londra ve Berlin’de protestanlığın, Moskova ve Bükreş’te ortodoksluğun düşmanıdır. Pekin’de Konfüçyenizm ve Budizmin, Yeni Delhi’de Canizm ve Hinduizmin düşmanıdır. Dolayısıyle Komünizmin Kahire ve İstanbul’da İslâm düşmanı olması gayet normaldir ve Kapitalizm din ve gelenek düşmanlığının daniskasıdır. Bu düşmanlık bazen “açık”, ekseriyetle de “örtülü” bir şekilde yürütülmektedir.
Stalin’in müslümanlara yaptığı zulüm bir tarafa, papazları katletmesi ve bir kısmını (59 bin civarında) Sibirya’ya sürmesi, kezâ Mao’nun Kültür Devrimi ister şuurlu ister şuursuz olsun, hep Yeni Dünya Düzeni’nin “alt yapısını” hazırlamaya mâtufdur. İkinci Dünya Savaşı’nda Kızıl Kömünist Sovyetler Birliği’ni Faşist Mussolini ve Nazi Hitler’in elinden kurtaran da Hiroşima va Nakazaki’ye atom bombası atıp Çin’i, Japonların elinden kurtaran ve oğlu Stalin’in elinde esir olan Çan Gay Şek’i saf dışı bırakarak Mao Zedunk’a devrim yaptıran da aynı güçtür: Vahşi Kapitalizmin doğuşunu hazırlayan ve kendilerini, “Görünmez Yönlendirici” ve “Sessiz Dinleyici” olarak takdim eden Mason Locaları ve İlluminati Örgütü. Meşhur liderleri Amerikalı Albert Payk, İtalyan Giuseppe Mazzini ve Bavyeralı Adam Weishaup.
Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü adlı eserinde Başyücelik bölümünde dokuz umdeden birisi; “Sermaya ve Mülkiyette Tedbircilik”, bir diğeri ise “Müdahalecilik”tir. Bu kısa çerçevede “Laissez Faire; bırakınız yapsınlar”serbesiyetiyle haksız kazanç elde eden, haksız rekabet ve hortumlama, rant ve fâiz gibi varyasyonlarla büyüyen vahşi kapitalizmle neticede haddini bildirecek bir şekilde mücadele etmenin başka yolu da yoktur; sermaye ve mülkiyette tedbir ve devlet eliyle müdahale etmek.
Bu bahis, başlı başına ayrı bahis.
KÜRESEL KAPİTALİZMLE YENİ DÜNYA DÜZENİ EL ELE
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı” temelleri üzerine kurulan, yükselen ve bugün neredeyse dünyanın tamamına öyle veya böyle hükümran olmakla birlikte, iflâsın eşiğinde bulunan Batı medeniyeti, filozof Niçe vesilesiyle önce “Tanrı’yı öldürdü.” Sonra, 20. yüzyılın başından bugüne değin gittikçe artan bunalım, intihar, açlık, fuhuş ve katliam ile insanlığı topyekûn öldürüp sentetik (DNA üreterek anne babası olmayan, yapay insan) ve transhümanist (robotik ve enerjik müdahalelerle bugünkü fiziksel ve ruhsal sınırlarının ötesinde İnsan) hatta cinsiyetsiz insan türü yaratmak için canla başla çalışıyor. Yarattığı (!) “üçüncü cins” olan LGBT sevgisi başta olmak üzere “cinsiyet ayrımcılığı yapmamak!” teranesive “kadın hakları” döviziyle insanlığı yoldan çıkartmak için didinip duruyor. Hep sahtekâr davranıyorlar. Bunların gayesi meselâ “kadın hakları” olmadığı gibi “serbest yaşam” adı altında her türlü ahlâksızlığın dünya çapında yayılması ve “Tanrıyı kıyamete zorlayarak” üçüncü milenyumda Mesih’in bir an önce dünyaya avdet etmesi yahut Kâinatın Ulu Mimarı adını da verdikleri Tanrı Lucifer doktrininin dünyaya hâkim olmasıdır. Bunların aralarında yüzyıllardır büyük çatışmalar cereyan etmesine rağmen, ortak menfaat temini ve başka milletlere tahakküm etmek konusunda iyi geçinmeleri de mevzu bahistir.
Kapitalizmin “Kadın Hakları” kandırmacası hakkında R. Kurtoğlu şu tesbiti yapar: “Kapitalizmde “kadın hakları” adeta vajinal ayaklanmaya dönüştü. Sayısız yeni ilaç ve tıbbi yöntem içinde iki tür ilacı etkin doğum kontrolü ve antidepresanlar kadın erkek bütün fertleri ve topyekun toplumu etkiledi. […] ABD ve Fransa’da doğan bebeklerin yarısı “evlilik dışı” olarak nitelendiriliyor.” [8]
Yeni bir şeyler yapmak için eskiyi illâ ki ya tamamen târümar etmek yahut eskinin bazı malzemelerini kullanmak gerekir. Batı’da bu tür atraksiyonlara “Yaratıcı Yıkım” adı verilmektedir. Şöyle ki: “Batı tarihinin neredeyse tamamında “yaratıcı” olmak için muhakkak bir yıkım gereklidir. Avusturyalı iktisatçı Joseph Schumper, kapitalizmin dinakimlerinden “yaratıcı yıkım rüzgârı” terimini 1950’lerde üretmiştir.” [9]
Daha rahat “yıkım” yapabilmek için insanları bazı cezbedici şeylerle oyalamak gerekir. Bunun başında da “cadılar partisi” misâli sınırsız eğlence türleri gelmektedir. ABD’de eğlence piyasası akıllara durgunluk verecek boyuttadır: “Bugün ABD’de mavi yakalı üretimin hayal bile edemeyeceği kadar çok sayıda insan, yani 86 milyon kişi, eğlence endüstrisinde çalışmaktadır ve bu Amerika’nın en büyük iş koludur.” [10]
Sermayeyi bir avuç insanın elinde toplamak, milletler hattâ devletler üzerinde tahakküm gücünü artırır ve “Yaratıcı Yıkım” aşırı bir ivme kazanır. Buna ve dünyanın nasıl sömürüldüğüne dair olmak üzere şu iktibas gayet yeterli olsa gerekir: “Forbes 400’leri, Amerika’nın en zengin 400’leri yaklaşık 150 milyon Amerikalının, ABD nüfusunun yarısının toplam zenginliğine sahiptir.
Öte yandan dünyanın en büyük 500 ulus ötesi şirketi, dünyanın gayrisafi iç hasılasının % 52’sini kontrol ediyor. Bunların % 58’i ABD merkezli. Hepsi dünyada el emeği ile hayatını kazanan insanların sadece % 1,8’ini istihdam ediyor. Söz konusu 500 şirket dünyanın en fakir 130 ülkesinin toplam varlıklarından daha büyük zenginliği kontrol ediyor.” [11]
FED “Dolar İmparatorluğu”nu Senyöraj (paranın üretim mâliyeti ile üzerindeki yazılı değer arasındaki fark) düzenbazlığı ile kurmuştur ve bununla hemen bütün dünyayı sömürmektedir. FED’in ana kadrosunu Mûsevi Bankerler oluşturur. Öyle ki bu meş’um gerçek bazı Amerikalı vatanseverleri derinden rahatsız etmektedir. Meselâ ABD Başkanı Thomas Jefferson “Ben, banka kurumlarının bizim hürriyetimiz için ordulardan daha tehlikeli olduklarına inanıyorum.” der. (tam olarak doğrulanmayan bu sözler Jefferson’a atfedilir.) Başkan Roosevelt “Amerikan Devleti’nin gerçek sahibi (Federal Rezervi oluşturan özel) bankerlerdir”[12] şeklinde ifadelerle bunlardan rahatsız olduğunu beyan eder.
ABD başkanları Abraham Lıncoln (14 Nisan 1865) ile John Kennedy’nin (22 Kasım 1963) suikast ile öldürülmesinin bir numaralı sebebinin FED’in millileştirilmesine karşı çıkan Mûsevi bankerler olduğu iddia edilmektedir. Yine, 2 Temmuz 1881’de saldırıya uğrayan ve 19 Eylül’de ölen James Garfıeld ile 6 Eylül 1901’de Buffalo’da kurşunlanan ve 14 Eylül’de ölen Wıllıam Mckınley ve suikaste uğrayan lâkin öldürülemeyen diğer 5 ABD başkanının da aynı gerekçelerle tâciz edildiği ve saldırıya uğradığı iddia edilir.
Kapitalizmin vahşiliğine, para oligarglarının acımasızlığına dair daha başka şeylere ne hacet!..
İngiliz Kraliyet Ailesi ile içli-dışlı olan bu Mûsevi bankerlerin en zenginleri aşağı yukarı yirmi ailedir. Bunlardan beş veya yedi ailenin dünya ticaretine hâkim olduğu iddia edilir. “Küresel elit kim kimdir kitabının yazarı Gaylon Roos’un verdiği bilgilere göre Rockefeller ailesi 1998’de 11 trilyon dolar, Rothschildler ailesi ise 100 trilyon dolara sahip ve satın almalara devam ediyorlar…” Bir kısım kaynaklara göre dünyadaki bütün devletlerin milli bütçesi 136 trilyon dolar, Rothcshildler ailesinin câri hesabı ile serveti 240 trilyon dolardır. Kısaca demokrasi vâsıtasiyle dünyaya güya- eşitlik, adâlet ve özgürlük dağıtan ABD’nin gerçek sahibi (İngiliz Kraliyet Ailesi’nin beslemeleri olan) Mûsevi bankerlerdir… Para oligarglarının emrinde olan kapitalist ABD demokrasisi, Aaron’un yılanı gibidir; kin ve nefret yutarak beslenir, büyür. Ardında kan ve gözyaşı bırakarak ilerler.
Yeni Emperyalizm, dünyaya tahakküm etme plânlarını on yıllara yayar. Çeşitli devletlerin iç işlerini karıştırır, kontrollü krizler çıkartır, dolaylı saldırı ve sınırlı savaşları vesayet savaşları ile organize eder, iç savaşlara yol açar, devletlerin parçalanması ve haritaların yeniden çizilmesi için yırtınır durur. Bu plân ve faaliyetlere misâl olması bakımından: “Haziran 1978’de Prnceton Üniversitesi’nde gerçekleştirilenve başkanlığını Bernard Lewis’in yaptığı toplantının hamisi Kissinger olup bu toplantıya oryantalizm ve modern Arap tarihiyle alakalı tanınmış uzmanlar katılmıştır. Bölgenin 19. yüzyıldaki mezhep ve inançlara göre sınırlarının yeniden çizilmesi toplantının öngörülerinden biridir.
Benzer görüşler İsrailli diplomat Oded Yinon tarafından Dünya Siyonist Teşkilatı’nın yayın organı olan Kivunim (Yönler) adlı dergide 1982’de daha da açık ifadelerle yer almıştır: Yinon “İsrail için 1980’ler Stratejisi” adlı makalesinde İran ve Türkiye dahil bütün Ortadoğu ülkelerinin etnik ve mezhep yapısının İsrail için büyük fırsatlar sunduğunu belirtmektedir. Yunon’a göre Irak üç devlete Suriye altı devlete bölünmelidir.” [13]
Bütün plân ve icraatlardan gaye 1946 yılında Amerikalı (Moskova Büyükelçisi) William Christian Bullitt tarafından ortaya atılan “Federal Dünya Devleti”ni inşa etmektir. Bunun için önce Avrupa Federasyonu Hristiyanlık, Ortadoğu Federasyonu Müslümanlık, Asya Federasyonu Konfiçyusçuluk ile yapılandırılacak, Sovyetler Birliği dağıtıldıktan sonra da bölgesel federasyonlar Dünya Federasyonu içinde eritilecektir. Bu plânın ilham kaynaklarından birisi de Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” adlı romanıdır. Bu romanda dünya “Denetçiler” tarafından yönetilmektedir. Meselâ Batı Avrupa’nın Dünya Denetçisi Mustapha Mond’a göre: “Medeniyetin, asilliğe ya da kahramanlığa hiç ihtiyacı yoktur.” çünkü “tam anlamıyla örgütlü bir toplumda kimse asil ya da kahraman olmaya fırsat bulamaz.” Asillik, kahramanlık, keder, üzüntü, neşe, sevinç vb. bütün duygular, bu toplumun fertlerine soma (uyuşturucu) verilerek tattırılır…
Bununla birlikte Hıristiyan Mesihçiler, Üçüncü Milenyum’da gökteki krallığından müritleriyle beraber arza avdet edecek Mesih’in Armagedon Savaşı sonunda Yeryüzü Krallığı kurmasını beklemektedirler. Mesih geldikten sonra insanlar “Tanrı Devleti”inde huzur içinde yaşayacaklardır. Vatikan bu vâkıayı şu şekilde özetler: “Birinci bin yılda Avrupa, İkinci bin yılda Amerika ve Afrika’nın bir kısmı, Üçüncü bin yılda da Asya; dünyanın tamamı Hıristiyan olacaktır!” Hıristiyanlar dünyaya hâkim olacaktır.
Yahudi Mesihçilerin (Yahudilerin Mesih’i İsa (a.s.) değildir) ise önce Yusuf’un soyundan, daha sonra da Davud’un soyundan gelecek olan Mesih’in ortadan kaybolan on (bazı kaynaklara göre on bir kabile) İsrail kabilesinin tekrar zuhur etmesi ve Musa’nın çocuklarının komuta ettiği ordularla Arz- Mev’ud’da Mısır ırmağından Fırat ırmağına kadar uzanan topraklarda yahut Kenan Diyarını; Lübnan, Suriye ve Ürdün’ü ve bugünkü İsrail’i, Filistin’i, Fırat ve Dicle ırmağını kuşatıcı fakat sınırları kesin belli olmayan “Erets İsrael”; İsrail toprağında “Davud Krallığı” kurulması ideali mevzubahistir. Davud Krallığı kurulduktan sonra bütün kötüler Hinnom Vadisi’nde yakılarak yok edilecek ve yeryüzü cennet olacak, İsrail için savaşıp ölenler tekrar diriltilecek ve İsrail için savaşan ölümsüzlerle birlikte ebediyyen bu cennette yaşayacaklardır.
Bütün bu vâkıalara dair bir misâl olarak Z. Brzezinski’nin: “Amerika şimdi Avrasya’nın baş hakemidir.
Önemli hiçbir Avrasya sorunu, Amerika’nın katılımı olmaksızın ya da Amerika’nın çıkarlarının tersine çözülemez.”[14] demesi ve 28 Şubat ertesi, 24 Temmuz 2002 tarihinde Amerikan Ordusunun, Nevada çölünde düzenlediği Askerî Tatbikata, Milenyum Challenge; Bin Yılın Meydan Okuması adını vermesi gayet mânidardır. BOP benzeri projeler de, şurada dursun.
Roma ve Bizans’ın, Sodom ve Gomore’nin “pabucunu dama atan” İngiltere Kraliyet ailesi dünyanın gelmiş geçmiş bir numaralı emperyalist hanedanlığıdır. Bu monarşist hanedanlık dükler, kontlar, lordlar ve baronlarla birlikte yüzyıllardır Hindistan’ı, Çin’i, Afrika ve Amerika’yı ve birçok ülkeyi sömürmüştür. Bununla birlikte “İngiliz Milletle Topluluğu” adı altında 17 küsür devleti iliklerine kadar sömürmektedir. Kral yahut Kraliçe bu devletlerin tamamının Devlet Başkanı’dır. İngiliz Parlamentosu’na müdahale etme ve gerekirse Parlamento’yu feshetme ayrıcalığı olan Kral, bu devletlerde bulunan parlamentolara da müdahale etme ve gerekirse feshetme selâhiyetine sahiptir. Zaten işin başında İMT’nda Krala bağlılık yemini etmeyen, değil Devlet Başkanı veya Parlamenter, vatandaş bile olamaz… ABD ise yaklaşık olarak 130 ülkede askeri üs bulundurmakta ve gerek iç karışıklık çıkartarak gerekse darbe yaptırarak hemen her ülkeye müdahale etmektedir… Fransa’nın ise Afrika’da 15 küsür sömürgesi bulunmaktadır. İtalya, Almanya, Hollanda hattâ İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin dahi sömürgeleri mevcuttur.
Son üç-beş yılda Burkina Faso, Mali, Sudan, Nijer, Orta Afrika, Gine ve Gabon gibi Afrika ülkelerinde darbe olması gayet mânidardır. Bilindiği gibi Wagner Grubu, Rus Paramiliter gruba verilen addır, özel ve paralı askerî birliktir. Wagner Grubu, darbeye mâruz kalan Afrika ülkelerinin tamamında kurmay çapında diyaloglarda bulunarak yahut askeri birlikleri önceden konuşlandırmış olarak faaliyet göstermektedir. Dünyanın gözü önünde cereyan eden bütün bu kargaşa, darbe, savaş, iç savaş ve katliamlar bir kısım mahviller tarafından “Medeniyetler Çatışması” olarak da adlandırılmaktadır.
Bu çerçevede bugün dünyada hâlihazırda birincisi Hıristiyan Batı Medeniyeti, ikincisi Konfüçyen Çin Medeniyeti, üçüncüsü Slav Rus Medeniyeti ve son olarak da İslâm Medeniyeti geniş coğrafî alanları ve kalabalıkları kuşatır. İlk üç medeniyetin güdücülüğü devlet ve devletler çapında olmakla beraber yine devlet ve devletler çapında çatışmaları cereyan etmektedir ve bu çatışmalarda müslümanlar da ağır kan kaybı yaşamaktadırlar. Lâkin ne hazin ve ne yazıktır ki İslâm medeniyeti bu çatışmalara devlet ve devletler çapında gerektiği gibi iştirak edememekte hattâ “İslâm Ülkesi”denilen topraklarda birçok devlet, emperyalizmin maşası konumunda bulunmaktadır.
Şartların kendisini zorlaması ve taşıdığı tarihi mirastan dolayı Anadolu’daki Türk Devleti bu çatışmalara kısmen iştirak etmiş ve Türk-İslâm medeniyeti olarak diğer medeniyetlere “kafa tutmaya” başlamıştır.
Daha neler ve neler ki, küresel kapitalistlerin gayesi olan Yeni Dünya Düzeni hakkında araştırma ve belgelerimizi ve fikir ve kanaatlerimizi çeşitli vesilelerle iktibas edip dile getirdik. Bunların bir kısım aslına ve asla bağlı tafsilatın özetine dair olarak:
Son Kıvılcım Dergisi Eylül-Ekim 2023, 4. Sayısında Mutlak Fikir makalemizin son bâb’ı ile birlikte şunlardır:
Akademya Dergisi, III. Dönem, Sayı 2. Yaz/2017, Ölüm İmparatorluğu-Rockefeller Ailesi,
Akademya Dergisi III. Dönem, Sayı 3. Kış/2018, Üçüncü Dünya Savaşı,
Akademya Dergisi, Ocak 2020 Armagedon Savaşı,
Akademya Sitesi Ağustos 2021, Mesih İnancı ve Lanetli Kavmin Mesihi adlı makalelerimize ve
Haç’ın Hilal Üzerine Savaş Manevrası adlı eserimize bakılabilir.
Hâsılı: Yeni Dünya Düzeni hangi dinden, ideolojiden, doktrinden ve sapkın görüşten olursa olsun, inşa ettiği-etmek istediği toplumsal düzene katkı sağlayan, temel ilke ve prensiplerine başkaldırmayan her şahsa, zümreye ve cemiyete hattâ devlete bağrını sonuna kadar açan hilebaz düzenin adıdır. Her türlü değeri, silahı ve ahlâksızlığı kendi çıkar ve bekâsı için kullanmakta sınır tanımayan şeytanî düzenin adıdır.
Bu düzen nasıl ki demokrasiyi, laikliği, liberalizmi hattâ bazı krallıkları, milletlere tahakküm etmek ve insanları iliklerine kadar sömürmek için bir vâsıta olarak kullanıyorsa bütün ulusları sömürmek için kapitalizmi de etine-kemiğine kadar kullanmaktadır. Milletler gözünü açınca ve demokrasi ve liberalizm gibi sistemler, özgürlük ve barış gibi sloganlar artık ihtiyacı karşılamayınca “Dünya Vatandaşlığı” mavalı, “Yeni Dünya Düzeni” yahut “Federal Dünya Devleti” palavrası devreye girmiştir.
Bu dem Türk-İslâm Medeniyeti’ni yeniden inşa etme ve bununla birlikte dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Arap, Türk, Kürt, Fars, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, Çeçen kısaca ne kadar müslüman varsa tamamıyle birlikte, kavimlerin harman olduğu İslâm Medeniyeti’ni (hani; “Yiğit düştüğü yerden kalkar!” ya) yeniden inşa etme demidir.Bununla birlikte ister müslüman olsun ister olmasın, bütün mazlum milletleri bu vahşi kapitalistlerin esaretinden kurtarma ve özgürlüklerine kavuşturma demidir.
Bunun için Devlet eli Mutlak, karınca misâlindeki vazife şuuru, zarurî.
Son Kıvılcım Dergisi / sayı 6
[1]Ramazan Kurtoğlu, Küresel Para Oyunları ve Psiko-Siber Savaş, Destek Yay., s. 23
[2]Seyyid Ahmed Arvasî, Türk İslâm Ülküsü, Türk Kültür Yay., Özdemir Basımevi 1979, Cilt 1, s. 321
[3]Seyyit Ahmet Arvasî, Türk İslâm Ülküsü, BilgeOğuz Yay., Cilt 2, s. 104
[4]A.g.e; Cilt 2, s. 105
[5]A.g.e; Cilt 2, s. Cilt 2, s. 10
[6]A.g.e; Cilt 2, s. 28
[7]A.g.e; Cilt 2, s. 21
[8]Ramazan Kurtoğlu, Nörofinans- Küresel Para Savaşları ve Davranış Ekonomisi, Destek Yay., s. 185
[9]A.g.e; s. 267
[10]Ramazan Kurtoğlu, Nörofinans- Küresel Para Savaşları ve Davranış Ekonomisi, Destek Yay., s. 307
[11]A.g.e; s. 70-71
[12] Bkz; Ali Kuzu, Ölüm İmparatorluğu
[13]Ramazan Kurtoğlu, Evanjelizm- Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, 7. Basım, Destek Yay., s. 23-24
[14] Bkz; Z. Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası
Sedat Bulut
